Son Dakika Haberler

UZUN OBA

UZUN OBA
Okunma : 2.457 Kere okundu 2 Yorum

Anı yazmak, ölümün elinden bir şey kurtarmaktır.

                                                                            Andre Gide

 

Temmuz sonuna kadar karların eksik olmadığı yukarı dağın[1] üzerimize yıkılacakmış gibi duran zirvesine çıksam bulutlara dokunacağımı sanırdım. Köyümüz bu dağın yüksek eteklerinde; toprak damlı evleri, toprak taşlı yolları, daha çok dut, ceviz, erik ağaçlarının bulunduğu bahçeleri ve dağın yamaçlarındaki üzüm bağları ile yukarı dağın sarp kayalarının yükseldiği Çanakçıya kadar uzanırdı.

Köyün bulunduğu yükseklikten Aşağı dağa[2] doğru ise buğday ve tütün tarlaları uzanıyordu. Tarlaların bittiği yerde yükselen tepelerden aşağı dağın dibinden akan çayı göremezdik. Ancak,ters dönmüş bir bıçağı andıran aşağı dağın dik yamaçlarına ve gökyüzü ile birleşen zirvesine tepeden bakardık.

Köyümüzün meyilli bir yerde olmasından dolayı mı yoksa biri aşağıda diğeri yukarıda bulutlara kadar uzanan dağlardan dolayı mı bilmiyorum,köydeki yer ve yapılar aşağı ya da yukarı ile başlayan isimlerle anılıyordu. Aşağı dağ-yukarı dağ, aşağı cami[3]-yukarı cami[4], aşağı tarla-yukarı tarla, aşağı oba[5]-yukarı oba[6], aşağı pınar-yukarı pınar, aşağı çarşı-yukarı çarşı, aşağı bostan-yukarı bostan yani aşağıda ne varsa yukarıda karşılığını bulmak mümkündü.

Eğer bu yer ve yapılardan ikiden fazla varsa bu sefer de şekline ve yerine göre isimler alıyordu. Kıraç bir tepe üzerinde merdiven basamaklarını andıran evleri ile yukarı çarşının üstündeki oba “Gıraç oba[7]” bu obada bulunan minaresiz cami ise “Kölük cami[8]” adını almıştı. Yukarı oba ile aşağı oba arasında kalan ve biraz da çukurda olan oba “Çukur oba[9]”, evleri bir tren katarı gibi birbirine bitişik olan ve bizim evin de bulunduğu oba ise “Uzun oba[10]” idi.

 

Köydeki çoğu ev birbirine benziyordu, alt katı ahır ve samanlık üst katı ise bir lüvan[11] ve evin büyüklüğüne göre lüvan etrafına dizili odalardan oluşurdu. Lüvanın bir ucunda hiç sönmeyen bir ocak, ocağın yanında bulunan takada[12], camı isten kararmış gaz lambası karanlık çökünce yakılmayı beklerdi. Penceresiz ve köşede kalan odaya en içeri denirdi.

Bu odada sıra sıra dizili küpeciklerde, tereyağı, peynir, pekmez, teh[13]; çuvallarda, bulgur, un ve bir sele üzerinde özenle dizilmiş yufka ekmekler saklanırdı. Evin en geniş ve aydınlık odası misafir odası olarak düzenlenirdi. Pencere önündeki makatta[14] el işlemesi örtüler, yastıklar, yerde renkli kilimler, duvar kenarlarına dizili kalın yumuşak kayınbaba minderleri ve elde dokuma halı kaplı hasır yastıklar, duvarda ise ya kahveci güzeli ya da kocaman kuyruğu rengarenk bir tavus kuşu resmi olan duvar halısı misafir odalarının

[1]Hacımammet dağı

[2] Çekirge dağı

[3] Ulu Camii

[4] Musalla Camii

[5] Ayniye Mahallesi

[6] Reşadiye Mahallesi

[7] Fethiye Mahallesi

[8] Şahbaz Ağa Camii

[9] Reşadiye Mahallesi

[10] Ayniye Mahallesinde cadde

[11] Salon

[12] Duvar içine oyulmuş dolap

[13] Üzümden yapılan bir çeşit reçel-marmelat

[14] Kanepe

 

vazgeçilmezleriydi. Hemen hemen tamamı güneye bakan evlerin geniş bir avlusu ve sokağa açılan iki kanatlı büyük bir sokak kapısı olurdu. Bir de kuşağında her zaman size verecekleri bir şeker, badem, ceviz bulunduran büyükanne ve büyükbaba, her aklınıza gelen sorulara bıkıp usanmadan cevap vermeyi beklerdi.

 

Köyde az sayıda kiremitli yapı da vardı. Belediye binası, okullar, karakol ve birkaç lojman kiremitli idi. Yalnız bizim obada öyle bir yapı vardı ki köyde eşi benzeri yoktu. Burası, un öğütülen, bulgur çekilen, hızar ve çırçır makinelerinin de bulunduğu büyük bir değirmendi.

Bu yapının çatısı yer yer çinko, çinkoların yetişmediği yerler ise “vita” ve “evet” yağ tenekeleri açılarak kaplanmıştı. Yoğun bir duman çıkartarak pot, pot, pot, küt, küt, küt, diye çalışan motoru öyle gürültülü çalışırdı ki köyün diğer ucundan rahatlıkla duyulurdu. Evimizin hemen yanındaki bu sese biz alışmıştık ama gelen misafirler “bu sese nasıl dayanıyorsunuz?” derlerdi de biz kulak kabartıp değirmenin çalışıp çalışmadığını duymaya çalışırdık.

 

Biz uzun obanın çocukları, evden sabah çıkar akşama kadar oyun oynardık. Çelik çıbık, dibek, gülle, cindi, saklambaç, vindovit, birdirbir, uzun eşek… bizde oyun çoktu ama bazen oyun oynamaktan sıkılır ellerimize irice taşlar alıp değirmenin teneke çatısına atardık. Tenekelerin üzerinden yuvarlanan taşların gök gürültüsünü andıran sesleri çok hoşumuza giderdi.

Değirmende çalışan Gişi Emmi değirmen unundan bembeyaz yüzü, talaşa bulanmış şalvarı ve üstüne yapışmış pamuklarla değirmenden fırlar gelirdi bizi kovalamaya. Tabi hiç birimizi yakalayamazdı ama zaman zaman fırlattığı taşlardan nasibimizi aldığımız da olurdu. Bazen de üstü başı motor yağı ve ise bulanmış Baytar Emmi çıkardı ama onun hiçbir şey yapmadan şişe dibi gibi kalın gözlükleri ile uzaktan bizi süzerken takındığı sinirli hali oradan uzaklaşmamıza yeterdi.

 

Baytar Emmi, değirmenin sahibiydi. Hiç boş durmazdı, sürekli değirmenin motoru ya da aletlerinin tamiri ile uğraşırdı. Bir bakardım hızarın başında tahta biçiyor bir bakardım çırçır makinesinin başında pamuk ayıklıyor ya da un değirmenin kocaman taşını çıkarmış elinde özel bir çekiçle taşı dişliyor…

Hızar çalıştığı günler değirmenin kapısına dizilir bıçkıların kulağımızı sağır eden gürültüsüne aldırış etmeden, hayretle koca koca kütüklerin içimizi bayıltan taze talaş kokulu ince tahtalara dönüşmesini seyrederdik. Bizi öyle akıllı uslu gören Baytar emmi bize ödül olarak kılıç yapmamız için tahtalardan artan ince çıtalar verirdi. Biz de onları çakılarımızla kılıç haline getirir değirmenin yanındaki kavaklıkta savaş oyunu oynardık.

 

Tek uğraşı değirmen değildi Baytar Emminin, iğne yapardı, diş çekerdi, atlara ve eşeklere nal çakardı,  hayvanı hasta olan iyileştirmeye, keçisi dağda kaybolan, kurt ağzı[1] bağlatmaya ona gelirdi. Köyde elektrik yoktu ama baytar emminin değirmeninde geceleri ampuller yanardı. Hele ampullerin hepsi birden yanınca değirmen gündüz gibi olurdu. Neden evlere de geceyi gündüz gibi yapan bu ampullerden takmadıklarına şaşardım.

 

O zamanlar anlam veremediğim, merak ettiğim çok şeyler vardı ve bunlara kendimce mantıklı çözümler üretirdim. Mesela, yağmurun nasıl yağdığını yağmurlu bir günde değirmene sığınınca keşfetmiştim. O gün dinmek bilmeyen yağmur gök

[1] Dağdaki hayvanların kurtlara yem olmaması için hazırlanan bir çeşit muska

gürültüleri ve şimşekler eşliğinde bardaktan boşanırcasına yağarken bir süre sonra değirmenin çatısındaki tenekelerin arasından da süzülmeye başlamıştı. Gök gürleyince sanki değirmenin çatısına biz taş atıyorduk öyle ses çıkıyordu. Sessizce yağmurun dinmesini beklerken bir yandan da tenekelerin arasından damlayan yağmur damlalarını izliyordum.

İşte o an bulmuştum yağmurların nasıl yağdığını, içimi bir sevinç kapladı. Cevap değirmenin çatısındaydı. “Yukarı dağ ile aşağı dağ arasında büyük bir çatı vardı ve çatının üstü tıpkı değirmen çatısı gibi her tarafı çivi ile delinerek süzgeç haline getirilmiş mavi tenekelerle kaplıydı. Bu çatı öyle yüksekteydi ki biz teneke olduğunu fark edemiyorduk, melekler ellerinde kovalarla suyu çatıya boşaltıyorlar ve deliklerden yağmur olarak yağıyordu.

Arada bir de taş yuvarlayınca gök gürültüsü oluyordu, bu taşlar çok büyük olduğu için tenekeye sürtününce ateş çıkartıyor bunlar da şimşek oluyordu.” Eve gider gitmez bu dahiyane fikrimi heyecanla evdekilere anlattım, herkes gülerek beni dinledi ama ne doğru dediler ne de yanlış olduğunu söylediler. Sanırım bu onlara pek inandırıcı gelmemişti fakat bence çok mantıklıydı ve okulun ilerleyen yıllarına kadar da böyle olduğuna inandım.

 

Şimdi ne zaman gök gürlese ya da çinko kaplı bir çatı görsem hemen aklıma evimizin yanındaki değirmen gelir. Bir de onca imkânsızlıklar içinde elektriksiz bir köyde elektrikli değirmen çalıştıran Baytar Emmi.

 

 

 

Nevzat KIZKIN

Ankara, Haziran 2010

nkizkin@hotmail.com

 

Tut Pekmezi Dergisinin 34. Sayısında yayınlandı.

YORUMLAR (2)

  1. Hamza Demir diyorki:

    nevzat, daha önce tut pekmezinde yayinlanan bu yazini hatirladim. konu bizim cocuklugumuzun tut´u ve cok güzel tasvir etmissin. sicacik bir anlatim. yeniden kutlarim. isimlerini andigin baytar emmi, gisi emmi tut´un renkli simalarindandi. ayrica baytar emmi babamin cok yakin ahbabiydi. sonradan ögrendim, babamla baytar emmi tut´a ilk traktörü getiren ortaklarmis.

    • Nevzat KIZKIN diyorki:

      Rahmetli Davut Emmiyi çok iyi hatırlıyorum Yokarı çarşının bilge kişisi ve onun emsali diğer zanatkarlar işlerini iyi bilmenin yanında sanatkar ruhlu insanlardı. Onların sayesinde birçok şeyi yaşayarak öğrendik. Bu yazımda sizlere bir nebze de olsa o güzel günleri anımsattıysam ne mutlu bana. Yazı hakkındaki güzel sözleriniz için teşekkür ediyorum.