Son Dakika Haberler

Tut’da Keçe Cinayeti

Tut’da Keçe Cinayeti
Okunma : 2.340 Kere okundu 2 Yorum

Oldum olası o malum Teneşir masası;Hocaların namaza ve camiye gelmeyenler için nasıl olsa birgün elime düşersiniz dedigi masa varya hani işte o masa,gelirseniz o zaman kıçınıza dahi manik atarım dediği masa varya işte o masa. Ve o malum salaca,‘‘ölüm bir nefes arası,sizede gelir sırası‘‘mısıralarındeki gibi sıradakini bekler vaziyette musallacaminin tamda deregözü’ne dönen köşede muhavaza edilir,yanından geçenlere ölümü hatırlatır.Hele çocukları hörflendirir,ödlerini patlatır.yüreklerini yarardı.Bir çocuğun gece salacanın yanından geçmesi,mezarlıkta eteğine kazık çakması ile aynı şeydi.
O yıl öyle bereketli bir yıl olduki,kasabanın içerisindeki karlar ikimetreyi aştı.İnsanlar yol diye damları kullandılar.Baharda bereket alametleri enkıraç yerlerde,ağcadönepte dahi kendini his ettirdi. Hacımammad dağının yeşile boyanıp,bitki örtüsü tomrus agaçıkları birer koyun kadar olmuşlardı.Akdagın sitepleri yeşile boyanıp da atlastan örtü gidirmesi,diger dağların platolarını aratmadı.
Babam’ın;akdağın yaylalarından,kirişinçayırın‘da konaklayan yarpuzlu,zorhunkuk,kardeligi,gleysi,delikli,körçöl,ağçöl,eşme,tatarkayasından kocaboyuna kadar uzanan ayıboğazından Tozluyurt,kozlubogaz,kızılkuyu,körkuyu,kuyular semenlar,düğünyurdu,karagedik,ağpınar,alişar tüm yaylalarında yaylayan sürülerinden iyi mahsül gelmişti. Yapağı yaylalara sıcaklar indigi zaman koyunlardan kırpılarak Tut’un soguk pınarlarında yıkanıp,lal,lal renkleri kora dönen güneşlerde kurutulduktan sonra telis torbalarda istiflenmiş hazır bekletiliyordu.
Yapagının elde şekillenip sanat eserine dönmesi için sadece marifetli eller yetmiyor iyi taraklanması içerisindeki yabancı maddelerden arınması,tel tel yünden kadayıf olması gerekir.Tüm bu çabalardan sonra,hazır hale gelmeside yetmez kalite kontrolde yapılması gerekir,bu kontrolleri yapan ekispert’te mesleginin piri sayılan hallaçlardan başkası değildi.
Anam’ın daha evel numune hazırladığı çıkını,alıp hallaca götürsün diye babam haber salmış.Bana bir seklem kadar büyük gelen çıkın kolumdan,sırtıma astıgım,kolum yoruldugunda yeniden sırtlarken bir öne bir arkaya kaktıra,kaktıra ilerlerken yolum musalla camisinden,tamda o malum teneşirin ve salacanın yanından geçiyordu.
Bende her çocuk gibi çok korkardım.Alkarısı; her oradan savuştuğumda yakalayıp tülüğüne koyup boğduktan sonra hoca; o teneşirde yıkar,salacaya boyluboyunca uzatırdı.
İşte ne olduysa o zaman oldu;
Heeha,HeehaHeeha sesleri kulaklarımda yankılanırken,korktuğum başıma gelmişti.Adam öldürüyorlar,Üstelik camide,Üstelik gündüzgözüne cinayet işleniyor acaba suçu neydi?
Üstelik ben gözlerimle görmüştüm,benden başka dört işbirlikciden başka kimsenin haberi yoktu.
Birkaç saat sonra
Deregözünde abdest alan Talaz‘a haber ulaştı.
Çatalpınarda boğazını ıslatıp,yağlayan tellal Talazemmi,Yukarıçarşının kalabalıgını yara,yara ilerlerken,iskenbede Güzelahmedin kahvesinde oturan kalabalık arkadan baka kaldı.Kocakadı pınarına kadar toprak kokan,yukarı çarşıyı boydan aşağı çınlayıp,birdaha boğazını ıslatıp,yukarı çarşıdan,dışpınara dönmeyip,Ömerağa pınarından çınarın dibine yöneldi.Çınarın dibinde bir hayvan celepinden ve bir kaç uyukluyan kocalardan başka kimseler yoktu.Aşağıcaminin önünden bagırarak,halkevini solda bırakırken, Nacarbekirin kahvesindekiler dışarıya boşaldılar, bayacıpınarına dönmeyıp.deregözüne dogrultu kıplesini Talaz.
Artık sesi çıkmayan Talaz,yüzüne birkaç kez su çırptı sanki sesi soluğuna akmıştı da ölecek gibi oldu.Kafasını çörtenin önüne tuttu abdestini yeniledi,sırtını duvara dayadıgında hala kulaklarında bu hunkarca işlenen cinayeti gören,duyan varmıydı! görenlerin yada bilenlerin karakol kumandanına insanlık namına!
Dedikodu başını almış ayuka erikliğinkelleye çıkmış,tepebagdaki Şeyhalibaba Türbesine dışarıdan gelen dertlerine derman arayan gariplerein pişirdiği bulgur pilavının buhusna dahi fısıltı karışmıştı.
Acaba!
Görülmüş duyulmuş birşeymiydi!
Tut’un tabiyatında böyle birşey varmıydı!
Tut’ta böyle bir cani çıkmamıştı.
Amma!
Bir garip gelmişti yaban ellerden,yukarışeherden,Viranşeher‘den!
Yukarıçarşının toprak kokan, üzümasmalarından çardakların gölgelediği sokaklarında,elle kıyılmış,altın sarısı,kehlibar renkli, azağısına çıkınlanmış tütünleri satıyor.Makas değmemiş burma bıyıkları ,tütünün rengini almış. Ağzındaki dişler ise ağapağı gılavlanmış gibi parlıyordu.
Akşam olunca herkes evine çekilmiş temiz giyimli sekiz köşeli şapkasıyla bu gariban dasdangalak ortada kalakalmıştı!
Acaba bu garibanı kimseler götürmese, ben götüreyim diye sırada en az birkaç kişi kahvede bekleyen Tut’lu kimselerden eser yoktu.
Evine hiçbir kimse davet etmedi.
Acaba!
Görülmüş duyulmuş bir şeymiydi!
Tut’un tabiatında böyle birşey varmıydı!
Yoktu, Tut’ta hiçbir gariban sokakta kalmamıştı!
Yoktu, Tut’ta böyle birşey yoktuda,
Amma ben cinayeti gözlerimle gördüm!
Heeha,Heeha,Heeha
Ayaklarındaki iskarpin delinmiş uçundan parmakları,topuk kısmından nasırlaşmış ayaklarının yarısı dışarda kalmış,var gücüyle adamın üzerine üzerine tepinip duruyorlardı.
Heeha;Heeha,Heeha
Bunlar derviş desen değil?
Halka tutuşmuşlar ama yan yana,
Şeyh desem değil?
Halay desem ,Davul zurna degil?
Gözlerimle gördüm;
Bir sağa heeha,heeha.
Bir sola heeha,heeha heehaa diye,diye dövüyorlar.
Heeha,heeha adam öldü ölecek,dayanması mucize!
Heeha, heeha, heeha tüylerimi diken diken eden menfur olay kanımı dondurdu.
Artık ben TUT yaprağı gibi zangır zangır titiriyorum!
Varlıklı eve benziyor diye,Köşkerbekirin evinin tokmağını çalan garip’e;
Şorada Abacının odası var. Oraya var demiş! ağapağa sakallı,ağapağı köynegiyle kapıyı açan, kacaca adam.
Ne bilsin ki garibim pintiliği ile nam salmış varlıklı ev olduğunu!
Abacının odasına savışan garip,orayada cesaret edemeyip,caminin havlusuna büzülüp yatayım dedi heralım!
Birdaha ne gören nede bulan oldu.Sanki cinmagrasına cinler çagırmıştıda ne memekli magrada nede tumtumu mağrada izine rasladılar.
Herkes Abacıdan şüpeleniyordu.
Bu abacıki çocuk mezarı kadar ayakları ve ayıkkabısı olan bir adam! Depelese depelese bu ayaklarla Abacı depeler.
Bu Abacı’ki Çıplak sesle okuduğu ezanı ne Gafurhoca ne de Şerifhocalar okuya bilirdi.
Bu Abacı’ki bir keresinde Bayramağa Bozov Çetesine karşı Tut’luyu toplayıp,keşif çıkardacaktıda korkudan Abacı ve Kömürcüden başkası cesaret edemediydi.Çerçi olarak Enişdereye gitiydide doğru istikbarat getirmiş osayede ele geçirilmişti.Bozov elebaşısı yaralandıgında ‘’ben bileydim derilerine saman doldururda Bayramağaya yollarım’’ dediydi.
Bunlar birer şaman yongaları olsa gerek!
Başlarında bir şaman,dört tanede mürit gizli gizli eski dinlerini yaşıyorlardı.
Şaman’ın,hallaç yayında tokmakla savurdugu yapağıların biri tavana yükselirken digeri nar şıvgasıyla adamın üzerini örten, adamdan başkalerı halka oluşturmadan dörtköşede çömelip,günahtan arınmak için tören yapmaya başlamadan evel melefeyi gerdiler.
Tanrım bu nasıl iştir?biz şamanizmi bırakalı binbeşyüz yılı geçti derken Tut’luların eski dinleri şamanlığı gizli,gizli yaşayıp, canlı tutanlarda varmış.
Camide bir şaman. Hemde camide bir cinayet, hemde,hemde!
Şamanizim barış dini demek degilmiydi,Şaman dertlere derman,kötü ruhları kovmazmıki! Şaman tüm kötü ruhları toplayıp,cinayete ortak oluyor?
Tut’lu şaman dahi olsa böyle bir vahşetlik, Tut’lunun tabiatında herhalımda yok.
Elleri dirseklerine kadar kıpkırmızı, kana bulanmış Şamanın yanında,Hallacın yayından inen yünlerden saçları sakalları papak giyimiş kazaklara benzeşmişlerdi.
Bir kat serdikleri yünleri gerdikleri melefede şıvganın ucuyla intiza ile düzlediler.Birdaha serdiler düzlediler.Adamı boyluboyunca üzerine yatırdılar.
Plan aksamadan ilerliyordu.
Şaman dini lütuerlereine devam etti. Gilgildarısından yapılmış süpürgesini,kan çanagının yanındaki bol sabun köpüklü teşt’e batırıp,batırıp,daireler çizerek adamın üzerine üzerine serpiştiren şaman’a işbirlikcileride kaideyi bozmadan halka oluşturup,belden aşağı egilip elerini adama dokandırarak sırt hizasında birleştiriyorlar.
Tören başlamıştı.
Adamı melefeye sardılar,bir kolu dışarıda kaldı.Üzerine bir katta savanla sarmalayıp kundakladılar,ayağının birisi dışarıda kaldı.
Tören giderek artar bir tenpoda ilerliyordu.
Heeha,heeha heeha hu huhu
Caminin luvanında bir sağa bir sola luleyip luleyip teptiler,Luleyip luleyip teptiler.
Adamcagızın artık iniltileri kesilmiş bitap düşmüş,hala üzerine üzerine tepiniyorlardı.
Şaman;
Elerini açıp durun dedi,
Durdular.
Adam ölmüşmü ölmemişmi açıp baktılar!
Daha yaşıyordu.
Dışarıda kalan ellerini,ayaklarını ve esvaplarınıda içeri dogru topladılar.
Şaman;
Elleriyle lulediği yünden solucene benzeyen parçayı,kan çanagına bandırıp,yarı burgarak adamın sağ döşüne yerleştirdi.Bu seferde daha büyük lulediği yünleride solucenden uzun yılana benzetti.Gene kan çanagına bandırıp,çaprazlamasına soldöşüne gelecek şekilde yerleştirdi.
Gilgildarıdan süpürgesini gene eline alıp daireler çizerek dönüp,teşte bandırıp,bandırıp adamın yüzüne,yüzüne,üstüne,üstüne bol sabun köpüklü sudan serpeledi.
Adam tam kendine gelir gibi olduki
Şaman; sarın dedi.
Sarıp sarmalamayıp bağladılar.
Daha bir hırsla,
Luvanda bir sağa bir sola
Heeha Heeha Heee
Hu çekmeler hızlandı.
Soluklandılar hızlandılar,soluklanıp hızlandılar.
Artık admı öldü sanıp başına üşüştüler dört mürit,dörde üleşip, kucaklayıp kaldırdılar önde şaman arkada müritleri hamama taşıdılar.
Onlara hamamcı Nedim kapıyı açtı.
Hamamcıda artık suça ortak olmuştu!
Göbek taşına uzatıp,açıp baktılar,artık yünler biraraya geçmiş iyce kaynaşmışlardı. Bu şaman tam bir büyücü!
Solucen ay’a,yılanda yıldız’a dönşmüştü. açıp kurumaya bıraktılar.
Anam başımda saçlarını yolup,feryat ederken,
Kumandan ellerime buhäyi geçirib,kilitledi.
Babama ulaşan karahaberim,Çok sürmedi; kıratın üstünde parlayan kırbaçla gem’i çekmesiyle hamamın duvarında yankılanan atın kişnemesi tüm çukurobada duyuldu.birşahlandı,avuda kalktı durdu.
Tüm haşmetiyle babam;
Kumandan,kumandan sen benim kim oldugumu bilmiyormusun ben Nakıpali’yim Nakıpali!
Babam;daha benim oglum küçük ne dedigini bilmiyor!
Bak kumandan seninle arahı içmişliğimiz var! desede birşey anlatamıyordu.
Ama ben bir çırpıda herşeyi anlatmıştım.
Kumandan ise babama; senin Arahı çanağına derken!
uyandım,bayılmışım.
Uyandım uyanmasına evdeydim artık ne tud yaprağı gibi titremelerim kalmıştı nede tütünrengi gibi sararmış yüzüm kalmıştı.
Kendime geldigimde ağzımı ayren hengiline dayamış guluk,guluk içerken, kafamı kaldırdığımda ayren hengilinde,tütün satıcısının suletini gördüm,kılavlanmış dişleriyle bana gülümsüyordu.
Bizde misafir olmuştu.
Babam elimten tutup,saçlarımı okşarken cesette evimize getirilmiş,Evin enbaş köşesinde yerini almıştı.
Bak oğlum;Buna keçe derler.Atalarımız ta orta asyadan beri beraber getirdiklari bu zenaatı hala devam ediriyoruz.Bu keçeyi istersen yaygı olarak halı yerine kullanırsın,İstersen Küllah ama Küllahı tepe bağdaki Şıhalıbabanın dervişlerinden bu yana kullanan olmamış ellam. istersen, aba olarak degerlendirirsin aba’da artık kullanılmıyor,bir tek Leylahasanda var .Ama biz bunu Keppenek olarak dikeceğiz,bu ayyıldızda tam döşüne gelecek dedi.Öylede yaptı arta kalan büyük parçayı,semerde kullansın diye Kocakadı pınarındaki dükkanında Davut emiye götürüp ellerimle verdim

.Diger parçasınıda hamıt’ın iç kısımlarını yenilemek için,köşker Hacıağaya Babam götürdü.daha küçük parçalarıda çarık’ının içine astar deiye hacıağa kendisi kesip yerleştirdi.
Meger Hallaçemi yayında yapağıları halaçlarken üzerine düşen tel,tel yünlerin verdigi şekillerle gözüme DututruLeylanın ayısaından birden,Şaman olarak görünmüştü.
Sabunlu suyu yünü biraraya geçmesini saglamak ve nemlendirsin diye,
Kınabıt ve ceviz kabuğundan döverek yaptığı karışımı ayyıldızı boyamak için,boyayı kan,Adam sandıgım sırığı;keçeleşen yünler düzgün olsu diye ortasına yerleştirmişler.
Hamamada kurusun diye hamamın göbek taşına yerleştirmişler.
Bilinçaltımdaki daha önce dinlemiş oldugum söylenceler,korkudan hülaasyonlara sebebiyet vermişti.
İşin aslı ise emek ve göz nuru terk edilen Tut’un elişi mesleklerinden birisi olan Keçe nasıl yapılırdan ibaretti.
Evet Tut’ta bir zamanlar böyle bir zanaat vardı. Adına da keçe denirdi.

Not=Yukarıdakı kısa öyküde Tut’ca sözcük, yer ve şahıs isimleri gerçek,bilinçli olarak kulanılıp yaşatılması ve unutulmaması için hakaret içermeyen,Tut’luların anısına,kayıp olan degerlerimizden bir kesit kurgulanmıştır.
M.Arslantaş

YORUMLAR (2)

  1. Nevzat KIZKIN diyorki:

    Sevgili Mahmut,
    Unutulan bir değerimizi anılarınla süsleyerek bizi eski günlerimize götürdün eline sağlık. Yalnız yazarken kullandığın bilgisayar programından olsa gerek özellikle “ğ” karakterleri “g” olarak çıktığından bazı anlam bozukluklarının yanı sıra okumayı da güçleştiriyor. Ayrıca uzun yıllar yurtdışında kalmanın verdiği unutkanlıktan olsa gerek Türkçe yazım hataları ve noktalama işaretlerinin eksik kullanımı da yazı bütünlüğünü bozmakta. Bu nedenle haddim olmayarak yazını öykünün içeriğine dokunmadan yeniden düzenledim. Çünkü bu güzel öyküyü yeni nesillerin de zevkle okumasını istedim. Ayrıca öyküde geçen Tutça kelimeleri yeni kuşaklar tarafından anlaşılması amacıyla kendimce açıklamaya çalıştım. Anlamlandıramadığım birkaç kelimeyi kırmızı renkle işaretleyip bıraktım. Onları da sen açıklarsan daha güzel olacağı kanısındayım.
    TUT’TA KEÇE CİNAYETİ

    O malum Teneşir[1] masası; Hocaların namaza ve camiye gelmeyenler için nasıl olsa bir gün elime düşersiniz dediği masa var ya hani işte o masa, gelirseniz o zaman kıçınıza dahi manik atarım dediği masa var ya işte o masa. Ve o malum salaca[2], ‘‘ölüm bir nefes arası, size de gelir sırası” mısralarındaki gibi sıradakini bekler vaziyette Musalla camini tam da Deregözüne[3] dönen köşesinde muhafaza edilir, yanından geçenlere ölümü hatırlatır. Hele çocukları hörflendirir[4], ödlerini patlatır, yüreklerini yarardı. Bir çocuğun gece salacanın yanından geçmesi, mezarlıkta eteğine kazık çakması ile aynı şeydi.

    O yıl öyle bereketli bir yıl oldu ki, kasabanın içerisindeki karlar iki metreyi aştı. İnsanlar yol diye damları kullandılar. Baharda bereket alametleri en kıraç yerlerde, Ağcadönepte[5] dahi kendini hissettirdi. Hacımammed dağının yeşile boyanıp, bitki örtüsü tomrus ağaççıkları birer koyun kadar olmuşlardı. Akdağ’ın stepleri yeşile boyanıp da atlastan örtü giydirmesi, diğer dağların platolarını aratmadı.

    Babamın; Akdağ’ın yaylalarından, kirişin çayırında konaklayan yarpuzlu, zorhunkuk, kardeliği, gleysi, delikli, körçöl, ağçöl, eşme, tatarkayasından kocaboyuna kadar uzanan ayıboğazından, tozluyurt, kozlubogaz, kızılkuyu, körkuyu, kuyular semenlar, düğünyurdu, karagedik, ağpınar, alişar tüm yaylalarında yaylayan sürülerinden iyi mahsul gelmişti. Yapağı yaylalara sıcaklar indiği zaman koyunlardan kırpılarak Tut’un soğuk pınarlarında yıkanıp, lal, lal renkleri kora dönen güneşlerde kurutulduktan sonra telis torbalarda istiflenmiş hazır bekletiliyordu.

    Yapağının elde şekillenip sanat eserine dönmesi için sadece marifetli eller yetmiyor iyi taraklanması içerisindeki yabancı maddelerden arınması, tel tel yünden kadayıf olması gerekir. Tüm bu çabalardan sonra, hazır hale gelmesi de yetmez kalite kontrolü de yapılması gerekir, bu kontrolleri yapan eksper de mesleğinin piri sayılan hallaçlardan başkası değildi.

    Anamın daha evvel numune hazırladığı çıkını, alıp hallaca götürsün diye babam haber salmış. Bana bir seklem[6] kadar büyük gelen çıkın kolumdan, sırtıma astığım, kolum yorulduğunda yeniden sırtlarken bir öne bir arkaya kaktıra, kaktıra ilerlerken yolum Musalla camisinden, tam da o malum teneşirin ve salacanın yanından geçiyordu.

    Bende her çocuk gibi çok korkardım. Alkarısı[7] her oradan savuştuğumda yakalayıp tülüğüne[8] koyup boğduktan sonra hoca; o teneşirde yıkar, salacaya boyluboyunca uzatırdı.

    İşte ne olduysa o zaman oldu;

    Heeha, heeha,heeha sesleri kulaklarımda yankılanırken, korktuğum başıma gelmişti. Adam öldürüyorlar, üstelik camide, üstelik gündüz gözüne cinayet işleniyor acaba suçu neydi?

    Üstelik ben gözlerimle görmüştüm, benden başka dört işbirlikçiden başka kimsenin haberi yoktu.

    Birkaç saat sonra

    Deregözünde abdest alan Talaz‘a haber ulaştı.

    Çatalpınarda boğazını ıslatıp, yağlayan tellal Talazemmi, Yukarı çarşının kalabalığını yara, yara ilerlerken, iskemlede Güzelahmedin kahvesinde oturan kalabalık arkadan baka kaldı. Kocakadı pınarına kadar toprak kokan, yukarı çarşıyı boydan aşağı çınlayıp, bir daha boğazını ıslatıp, yukarı çarşıdan, dışpınara dönmeyip, Ömerağa pınarından çınarın dibine yöneldi. Çınarın dibinde bir hayvan celebinden ve bir kaç uyuklayan kocalardan başka kimseler yoktu. Aşağı caminin önünden bağırarak, halkevini solda bırakırken, Nacarbekirin kahvesindekiler dışarıya boşaldılar, Bayacıpınarına dönmeyip deregözüne doğrulttu kıblesini Talaz.

    Artık sesi çıkmayan Talaz, yüzüne birkaç kez su çırptı sanki sesi soluğuna akmıştı da ölecek gibi oldu. Kafasını çörtenin önüne tuttu abdestini yeniledi, sırtını duvara dayadığında hala kulaklarında bu hunharca işlenen cinayeti gören, duyan var mıydı? görenlerin ya da bilenlerin karakol kumandanına insanlık namına!

    Dedikodu başını almış ayukka erikliğin kelleye[9] çıkmış, tepebağdaki Şeyhalibaba türbesine dışarıdan gelen dertlerine derman arayan gariplerin pişirdiği bulgur pilavının buğusna dahi fısıltı karışmıştı.

    Acaba!

    Görülmüş duyulmuş bir şey miydi?

    Tut’un tabiatında böyle bir şey var mıydı?

    Tut’ta böyle bir cani çıkmamıştı.

    Amma!

    Bir garip gelmişti yaban ellerden, yukarı şeherden, Viranşeher‘den!

    Yukarıçarşının toprak kokan, üzüm asmalarından çardakların gölgelediği sokaklarında, azığına çıkınladığı elle kıyılmış, altın sarısı, kehribar renkli, tütünleri satıyor. Makas değmemiş burma bıyıkları, tütünün rengini almış. Ağzındaki dişler ise ağapağı[10] gılavlanmış[11] gibi parlıyordu.

    Akşam olunca herkes evine çekilmiş temiz giyimli sekiz köşeli şapkasıyla bu gariban dasdangalak[12] ortada kalakalmıştı.

    Acaba bu garibanı kimseler götürmese, ben götüreyim diye sırada en az birkaç kişi kahvede bekleyen Tut’lu kimselerden eser yoktu.

    Evine hiçbir kimse davet etmedi.

    Acaba!

    Görülmüş duyulmuş bir şey miydi?

    Tut’un tabiatında böyle bir şey var mıydı?

    Yoktu, Tut’ta hiçbir gariban sokakta kalmamıştı.

    Yoktu, Tut’ta böyle birşey yoktu da,

    Amma ben cinayeti gözlerimle gördüm.

    Heeha, heeha, heeha

    Ayaklarındaki iskarpin delinmiş ucundan parmakları, topuk kısmından nasırlaşmış ayaklarının yarısı dışarda kalmış, var gücüyle adamın üzerine üzerine tepinip duruyorlardı.

    Heeha, heeha, heeha

    Bunlar derviş desen değil.

    Halka tutuşmuşlar ama yan yana,

    Şeyh desem değil?

    Halay desem, davul zurna yok.

    Gözlerimle gördüm.

    Bir sağa heeha, heeha.

    Bir sola heeha, heeha heehaa diye, diye dövüyorlar.

    Heeha, heeha adam öldü ölecek, dayanması mucize!

    Heeha, heeha, heeha tüylerimi diken diken eden menfur olay kanımı dondurdu.

    Artık ben TUT yaprağı gibi zangır zangır titriyorum.

    Varlıklı eve benziyor diye, Köşkerbekirin evinin tokmağını çalan garibe;

    şorada Abacının odası var. Oraya var demiş, ağapağa sakallı, ağapağı köyneğiyle kapıyı açan, kacaca adam.

    Ne bilsin ki garibim pintiliği ile nam salmış varlıklı ev olduğunu.

    Abacının odasına savışan garip, oraya da cesaret edemeyip, caminin havlusuna büzülüp yatayım dedi heralım.

    Bir daha ne gören nede bulan oldu. Sanki cinmağrasına cinler çağırmıştı da ne memekli magrada ne de tumtumu mağrada izine rastladılar.

    Herkes Abacıdan şüpheleniyordu.

    Bu abacı ki çocuk mezarı kadar ayakları ve ayakkabısı olan bir adam! Depelese depelese bu ayaklarla Abacı depeler.

    Bu Abacı ki çıplak sesle okuduğu ezanı ne Gafur hoca ne de Şerif hoca okuyabilirdi.

    Bu Abacı ki bir keresinde Bayramağa Bozov Çetesine karşı Tutluyu toplayıp, keşif çıkaracaktı da korkudan Abacı ve Kömürcüden başkası cesaret edemediydi. Çerçi olarak Enişdereye gittiydi de doğru istihbarat getirmiş o sayede ele geçirilmişti. Bozov elebaşısı yaralandığında ‘’ben bileydim derilerine saman doldurur da Bayramağaya yollarım’’ dediydi.

    Bunlar birer şaman yongaları olsa gerek.

    Başlarında bir şaman, dört tane de mürit gizli gizli eski dinlerini yaşıyorlardı.

    Şamanın, hallaç yayında tokmakla savurduğu yapağıların biri tavana yükselirken diğeri nar şıvgasıyla[13] adamın üzerini örten, adamdan başkaları halka oluşturmadan dört köşede çömelip, günahtan arınmak için tören yapmaya başlamadan evvel melefeyi gerdiler.

    Tanrım bu nasıl iştir. Biz şamanizmi bırakalı binbeşyüz yılı geçti derken Tutluların eski dinleri şamanlığı gizli, gizli yaşayıp, canlı tutanlarda varmış.

    Camide bir şaman. Hem de camide bir cinayet, hem de, hem de!

    Şamanizim barış dini demek değil miydi? Şaman dertlere derman, kötü ruhları kovmaz mı ki? Şaman tüm kötü ruhları toplayıp, cinayete ortak oluyor?

    Tutlu şaman dahi olsa böyle bir vahşilik, Tutlunun tabiatında herhalde yok.

    Elleri dirseklerine kadar kıpkırmızı, kana bulanmış Şamanın yanında, hallacın yayından inen yünlerden saçları sakalları kalpak giyinmiş kazaklara benzeşmişlerdi.

    Bir kat serdikleri yünleri, gerdikleri melefede şıvganın ucuyla itina ile düzlediler. Bir daha serdiler düzlediler. Adamı boylu boyunca üzerine yatırdılar.

    Plan aksamadan ilerliyordu.

    Şaman dini ritüellerine devam etti. Gilgil darısından yapılmış süpürgesini, kan çanağının yanındaki bol sabun köpüklü teşte[14] batırıp, batırıp, daireler çizerek adamın üzerine üzerine serpiştiren şamana işbirlikçileri de kaideyi bozmadan halka oluşturup, belden aşağı eğilip ellerini adama dokundurarak sırt hizasında birleştiriyorlar.

    Tören başlamıştı.

    Adamı melefeye sardılar, bir kolu dışarıda kaldı. Üzerine bir katta savanla sarmalayıp kundakladılar, ayağının birisi dışarıda kaldı.

    Tören giderek artar bir tempoda ilerliyordu.

    Heeha, heeha heeha hu huhu

    Caminin lüvanında[15] bir sağa bir sola luleyip[16] luleyip teptiler, luleyip luleyip teptiler.

    Adamcağızın artık iniltileri kesilmiş bitap düşmüş, hala üzerine üzerine tepiniyorlardı.

    Şaman;

    Ellerini açıp durun dedi,

    Durdular.

    Adam ölmüş mü? Ölmemiş mi açıp baktılar!

    Daha yaşıyordu.

    Dışarıda kalan ellerini, ayaklarını ve esvaplarını da içeri doğru topladılar.

    Şaman;

    Elleriyle lulediği yünden solucana benzeyen parçayı, kan çanağına bandırıp, yarı burkarak adamın sağ döşüne yerleştirdi. Bu sefer de daha büyük lulediği yünleri de solucandan uzun yılana benzetti. Gene kan çanağına bandırıp, çaprazlamasına sol döşüne gelecek şekilde yerleştirdi.

    Gilgil darıdan süpürgesini gene eline alıp daireler çizerek dönüp, teşte bandırıp, bandırıp adamın yüzüne, yüzüne, üstüne, üstüne bol sabun köpüklü sudan serpeledi.

    Adam tam kendine gelir gibi oldu ki,

    Şaman; sarın dedi.

    Sarıp sarmalamayıp bağladılar.

    Daha bir hırsla,

    Luvanda bir sağa bir sola

    Heeha heeha heee

    Hu çekmeler hızlandı.

    Soluklandılar hızlandılar, soluklanıp hızlandılar.

    Artık adamı öldü sanıp başına üşüştüler dört mürit, dörde üleşip, kucaklayıp kaldırdılar önde şaman arkada müritleri hamama taşıdılar.

    Onlara hamamcı Nedim kapıyı açtı.

    Hamamcı da artık suça ortak olmuştu.

    Göbek taşına uzatıp, açıp baktılar, artık yünler bir araya geçmiş iyice kaynaşmışlardı. Bu şaman tam bir büyücü!

    Solucan aya, yılan da yıldıza dönüşmüştü. Açıp kurumaya bıraktılar.

    Anam başımda saçlarını yolup, feryat ederken,

    Kumandan ellerime buhäyi geçirip kilitledi.

    Babama ulaşan kara haberim, çok sürmedi; kıratın üstünde parlayan kırbaçla gemi çekmesiyle hamamın duvarında yankılanan atın kişnemesi tüm çukurobada duyuldu. Bir şahlandı, amuda kalktı durdu.

    Tüm haşmetiyle babam;

    Kumandan, kumandan sen benim kim olduğumu bilmiyor musun? ben Nakıpaliyim Nakıpali!

    Babam; daha benim oğlum küçük ne dediğini bilmiyor!

    Bak kumandan seninle arahı[17] içmişliğimiz var! Dese de bir şey anlatamıyordu.

    Ama ben bir çırpıda her şeyi anlatmıştım.

    Kumandan ise babama; senin arahı çanağına derken! uyandım, bayılmışım.

    Uyandım uyanmasına da evdeydim artık ne tut yaprağı gibi titremelerim kalmıştı ne de tütün rengi gibi sararmış yüzüm kalmıştı.

    Kendime geldiğimde ağzımı ayran hengiline[18] dayamış guluk, guluk içerken, kafamı kaldırdığımda ayran hengilinde, tütün satıcısının siluetini gördüm, gılavlanmış dişleriyle bana gülümsüyordu.

    Bizde misafir olmuştu.

    Babam elimden tutup, saçlarımı okşarken cesette evimize getirilmiş, evin en baş köşesinde yerini almıştı.

    Bak oğlum; buna keçe derler. Atalarımız taa orta Asya’dan beri beraber getirdikleri bu zanaatı hala devam ettiriyoruz. Bu keçeyi istersen yaygı olarak halı yerine kullanırsın, istersen külah ama külahı tepe bağdaki Şıhalıbabanın dervişlerinden bu yana kullanan olmamış ellam[19]. İstersen, aba olarak değerlendirirsin aba da artık kullanılmıyor, bir tek Leylahasan da var. Ama biz bunu Kepenek olarak dikeceğiz, bu ay yıldız da tam döşüne gelecek dedi. Öyle de yaptı arta kalan büyük parçayı, semerde kullansın diye Kocakadı pınarındaki dükkanında Davut emmiye götürüp ellerimle verdim. Diğer parçasını da hamıt’ın iç kısımlarını yenilemek için, köşker Hacıağaya Babam götürdü. Daha küçük parçaları da çarığının içine astar diye hacıağa kendisi kesip yerleştirdi.

    Meğer Hallaçemi yayında yapağıları hallaçlarken üzerine düşen tel, tel yünlerin verdiği şekillerle gözüme Dututru Leylanın ayısından birden, Şaman olarak görünmüştü.

    Sabunlu suyu yünü bir araya geçmesini sağlamak ve nemlendirsin diye, Kınabıt ve ceviz kabuğundan döverek yaptığı karışımı ay yıldızı boyamak için, boyayı kan, adam sandığım sırığı; keçeleşen yünler düzgün olsun diye ortasına yerleştirmişler.

    Hamama da kurusun diye hamamın göbek taşına yerleştirmişler.

    Bilinçaltımdaki daha önce dinlemiş olduğum söylenceler, korkudan halüsinasyonlara sebebiyet vermişti.

    İşin aslı ise emek ve göz nuru terk edilen Tut’un elişi mesleklerinden birisi olan Keçe nasıl yapılır dan ibaretti.

    Evet Tut’ta bir zamanlar böyle bir zanaat vardı. Adına da keçe denirdi.

    03/06/14 Bocholt

    Not=Yukarıdaki kısa öyküde Tut’ca sözcük, yer ve şahıs isimleri gerçek, bilinçli olarak kullanılıp yaşatılması ve unutulmaması için hakaret içermeyen, Tut’luların anısına, kayıp olan değerlerimizden bir kesit kurgulanmıştır.

    M.Arslantaş

    [1] Cenaze yıkanan masa

    [2] Cenaze taşımakta kullanılan dört kollu büyük tabut

    [3] Musalla camiinin aşağısındaki pınar

    [4] Korku, endişe

    [5] …. yerde bir tepe

    [6] Büyük çıkın

    [7] Kötü karakterli masal kahramanı

    [8] Fistan eteği

    [9] Hacımammed dağının en yüksek tepesi

    [10] bembeyaz

    [11] cilalanmış

    [12] birbaşına

    [13] Uzun nar çubuğu

    [14] Büyük bakır leğen

    [15] büyük salon ya da balkon

    [16] yuvarlamak

    [17] rakı

    [18] Kulplu bakır kova

    [19] Herhalde, galiba

  2. gönül Cibik diyorki:

    -hikayeni okudum ve cok begendim. Kece‘ nin ne oldugunu bende ögrenmis oldum bu arada … 

    -Güzel bir eser olmus, kurgusu cok karmasik olmayip akici olmus. Güzel sürprizler ve detaylar eklenmis.
    Bir an bile sikilmadan zevkle okudum.

    -Ben kendimce, yazma hatalarini düzeltip, gramer, nokta ve virgülleri düzeltim.. bir, iki kelime degisikleri tavsiyesinde bulundum..
    (Kirmizi yazilarla belirtim..)

    -Son olarak bir sorum olacakti: hangi okurlara niteliyorsun bu hikayeyi? (eger benim gibi Tut da yetismeyen Tutlulari da katmayi düsünüyorsan,
    bu hikayenin ekinde mutlaka bir (tut’ca – Türkce sözlügü) eklemeni tavsiye ederim… (bir kac kelimleri anlamak icin babama sormam gerekti cünki) 
    Bir dahaki hikayende bulusmak ümmidiyle tüm saygilarimla gönül