Son Dakika Haberler

SIĞINMACIYI ASMAK!

SIĞINMACIYI ASMAK!
Okunma : 1.320 Kere okundu Yorum Yap

Anayolun sağ yanında hızlı hızlı yürüyordum. Akşam yaklaşıyordu. Zaten soğuk olan hava biraz daha soğumuştu. Tek tük kar bile atıştırıyordu.
Gelip geçen taşıtların sağa sola yaydıkları gürültü de oldukça rahatsız ediciydi.  Adımlarımı daha da hızlandırdım. Eve giden yol ayrımına çok kalmamıştı.
Yanımdan geçen taşıtlardan birisinden bir ses geldi. Biri bana sesleniyordu.
Bir mersedesin yavaşladığını gördüm az ötede. Sürücü, arabasının sağ penceresinden bana bakarak sesleniyordu:

– Mehmet abi.. Mehmet abi mi?..

 

Kim olduğunu çıkartamadım ama, “yok” diyecek halim de yoktu.

 

Kaldırıma çıkıp durdu. Arabasından indi ve gülerek bana doğru geldi.
Tanıdım. Nejdet’ti. Yıllar önce gittiğim Almanca kursunda tanışmıştık. Yakın bir arkadaşlığımız yoktu. Yaşça üç-dört yaş küçüktü benden. İstanbullu olduğunu söylerdi. İstanbullu olmasını, şehirli omasını bir üstünlük gibi görürdü.
Belki de bana öyle gelirdi.

 

– Ya hiç değişmemişsin, Mehmet abi! Görüşmeyeli yıllar oldu değil mi, dedi ve boynuma sarıldı. Karşılık verdim. Ben de kendisini iyi gördüğümü söyledim.
Söylediği doğruydu. Kurs bittikten sonra bikaç kez karşılaşmış, selamlaşıp geçmiştik. Sonraları, İsviçreli bir kızla evlendiğini, iki çocuğunun olduğunu, ancak başka kız ve kadınlarla olan ilişkisi yüzünden eşinin Nejdet’ten ayrıldığını, bu arada çocuklarını Türkiye’ye kaçırdığını, dört-beş yıl Türkiye’de kaldıktan sonra yeniden İsviçre’ye geldiğini, İsviçre’de bir lokanta çalıştırdığını, bu lokantanın da yandığını duymuştum.

Karşılaşmadan memnun olmamıştım. Olmamıştım ama, karşılaşmıştık işte!

 

– Abi, şurda birer kahve içelim! Biraz laflarız, özlem gideririz, dedi.
Kabul ettim. Mersedesine binip, yakındaki bir lokantaya gittik. Başından geçenleri daha arabadayken anlatmaya başladı. Sonra lokantada da devam etti.
Lambur lumbur konuşuyordu. Hoşlanmadığım bir tutumdu.
Garson iki kahve getirdi ve dönüp gitti.
Nejdet’in anlattığına göre duyduklarım doğruydu. Hatta o kadar doğruydu ki; başka kadınlarla evlendiğini, ama hepsine de imam nikahı kıydırdığını söyleyerek, “ne kadar uyanık” olduğunu anıştırıyordu. Bir de, savıcılık, sigortadan para kopartmak için, lokantayı kendisinin yaktığını iddia ederek dava açmış, üç ay bu yüzden tutuklu kalmış, mahkemesi devam ediyormuş.

 

Ne diyebilirdim ki!.. “He.. hı.. ya.. demek öyle!..” gibi şeyler söyleyerek dinliyor, bir yandan da saate bakıyordum.

Hava hızla kararıyor, akşam oluyordu. Eve gitmeliydim.
Arada bir; “Eee, sen ne yapıyorsun?” diyor ama, daha ben ağzımı açamadan kendisi devam ediyordu konuşmaya. Bir ara yine;
– E, abi biraz da sen anlat; ne yapıyorsun, ne ediyorsun? dedi.
Sanırım anlatacakları bitmişti.
Ben de, uzun yıllardan beri bir sığınmacı merkezinde çalıştığımı söyledim.
Niyetim lafı uzatmak değildi. Eve gitme zamanı geçiyordu.
Ama ben daha bunu söyler söylemez;

– Abi bunları asacaksın ya, dedi, pat diye.

– Nasıl yani, dedim. Böyle bir tepkiyi beklemiyordum doğrusu.

– Abi, bunlar düpedüz ekonomik ilticacı. Bunların siyasetle miyasetle ilgileri yok. Adamlar çalışmaya geliyor. Ne iş olsa da yapıyorlar. Üçüne beşine bakmıyorlar. Piyasa düşüyor abi, dedi.

Anlaşılır gibi değildi…

 

– Ama Nejdet, dedim, bunun için adam asılır mı? Yıllar önce bizler de iş için buralara gelmedik mi? Geldik ve iyi kötü her işte çalıştık. İş aramak neden suç olsun? İnsanlar dağları, ovaları aşarak; denizleri, nehirleri geçerek çalışmaya geliyorsa suç bunun neresinde? Hatta bu yolda yaşamını yitirenler bile var. İnsanlar ölümü bile göze alarak iyi bir yaşam arıyor. Ayrıca biliyorsun dünyanın bir yanında açlık, yoksulluk, işsizlik, savaş ve doğa felaketleri; bir diğer yanında da kısmen barış ve güvenlik, iş, aş, ekmek var. Böyle bir dünyada kendisini yoksulluğun, acının, geriliğin, karanlığın kuyusundan kurtarabilenler canlarını buralara, bu huzurlu ve varlıklı ortamlara atıyorlar. İnsanlık bir akarsu gibi akıyor. Bu adaletsizlik, bu dengesizlik devam ettiği sürece bu akıntı da devam eder, dedim ve ekledim: Kimi yer kimi bakar; kıyamet ondan kopar!..

 

Lambur lumbur konuşma sırası bana geçmişti. Saati maati de unutmuştum…

 

– Ayrıca, sen cezayı hemen kestin; hem de en keskininden Nejdet, dedim.
Bu ceza öyle bir ceza ki sadece suçluyu cezalandırmakla kalmıyor, ortadan kaldırıyor, öldürüyor. Öldürdüğü için de sadce suçluyu cezalandırmakla kalmıyor suçlunun anasını babasını da cezalandırıyor. Çünkü onları evlatsız bırakıyor.
Eğer çocukları varsa onları da cezalandırıyor. Çünkü onları anasız veya babasız bırakıyor. Evli olanların eşleri cezalandırılıyor. Çünkü onlar da eşsiz kalıyorlar.

Oysa cezalandırma kişinin kendisine olmalıdır.
Bir de, dedim, yargılamada herhangi bir yanlışlık yapılmışsa düzeltilmesine imkan olmadığı gibi, suçlunun bir zaman sonra topluma kazandırılmasına da imkan kalmıyor. Çünkü bu cezayla suçlunun yaşamına son veriliyor.
Ayrıca bu senin dediğin “adam asma cezası” yasalardan çıkartıldı çoktan, boşuna böyle bir şey isteme, diyerek sürdürdüm sözümü.

 

– Tembel bunlar ya abi, dedi. Çalışmaya alışmamışlar bikere. Bunlar akşamlara kadar, sabahlara kadar yatmaya alışmışlar. Çalışmadan, kısa yoldan büyük paralara konmak istiyorlar. Bunlarda hırsızlık var, uyuşturucu ticareti var; bunlarda her yol var abi! Hepsini uçağa doldurduğun gibi gerisin geri göndereceksin valla…
– Aslında o kadar da genelleme yaparak haksızlık etmemek gerekir, diye karşı çıktım. İşi sevmeyen, hırsızlık yapan, uyuşturucuyla uğraşan kimseler her toplumda var.

İşi sevmeyen İsviçreli, hırsızlık yapan İsviçreli, uyuşturucuyla uğraşan İsviçreli yok mu? Aynı şekilde diğer yabancılar içinde de işi sevmeyen, hırsızlık yapan veya uyuşturucuyla uğraşanlar var. Polis bunlarla nasıl uğraşıyorsa onlarla da öyle uğraşır. Buraya sığınmış insanlar yerliden destek almasalar, yerliyle işbirliği yapamasalar bu tür suçları işleyemezler, diye ekledim.

– Ya abi, bunları sevmek zorunda mıyım? Bunları bana şirin göstermeye, korumaya çalışıyorsun. Adamlar bikere adama benzemiyor. İnsan gece değil, gündüz bile korkar bunlardan. Pis pis de kokuyorlar…
Kara derili Afrikalıları kastediyordu.

Sözünü kestim.

 

– Hayır, dedim, kimseyi şirin göstermek, korumak niyetinde değilim. Ama insanı derisinin rengi, doğum yeri, ulusal kimliği veya cinsiyeti yüzünden ayıplamak, aşağılamak, suçlamak ırkçılıktır. Sanki insan kendisi mi istiyor, kendisi mi karar veriyor kadın veya erkek olarak doğmaya, Türk veya Alman olarak doğmaya, siyah veya beyaz doğmaya? Bırak bu geri anlayışları!

 

İkimizin de sesi fazla çıkıyordu.
Saat oldukça ilerlemişti. Kalktık.
– Abi, arabayla eve bırakıyım seni, geç oldu, dedi.
– Yok yok, biraz yürüyüm, dedim.

Ayrıldık.


Mehmet Karakuş

7 Nisan 2012, Tut Pekmezi, İnternet Sayfası