Son Dakika Haberler

SİGARA KOKULU GÜL

SİGARA KOKULU GÜL
Okunma : 1.309 Kere okundu Yorum Yap

Liseyi bir kıyı kentimizde okudum. Köyüme, dolayısıyla da evimize ve aileme uzak mı uzak bir yerdeydim. Dar gelirli babamın gönderdiği paralar ev kirasına, okul giderlerine ve yemeye içmeye ancak yetiyordu. Geriye yeterli cep harçlığı kalmıyordu. Bu yüzden bikaç kez bir ev inşaatında çalıştım. Zor ve yorucu bir işti. Doğrusu dayanamadım. Bana göre bir iş değildi. Bıraktım.
Sonra bir arkadaşın verdiği akıl ve cesaretle gül satmaya başladım.
Cuma ve Cumartesi günleri İki deste gül alıyordum çiçekçiden. Sahildeki çay bahçelerinde satıyordum akşamları. Hem biraz harçlık kazanıyor, hem de ders çalışmanın dışında da bir iş yapmış oluyordum. Ayrıca gerek o çay bahçelerinin işleticileriyle, gerek çalışanlarıyla, gerekse de oralara gelen müşterilerle arkadaşlıklar kuruyordum.
Kasımın ortalarıydı. Yazdan kalma bir günün ikindin üstüsüydü.
Bir çay bahçesinin bahçeye inen dört beş basamaklı beton merdivenlerinden birine oturmuş akşamın olmasını bekliyordum. Bir elimde gülleri tutuyor, bir elimle de sigaramı tüttürüyordum.
Bahçenin bir köşesinden bir ses geldi:
-Delikanlı baksana!
Dönüp o yana baktım. Oturduğum yere uzak bir masada bir beyle bir hanım oturuyordu. Hemen toparlandım ve yanlarına gittim.
Beyin önünde boş bir kahve fincanı, hanımın önünde de yarım bardak portakal suyu duruyordu. Her ikisi de kazaklarını sırtlarına atmışlardı. Bey, kırk beş-elli yaşlarında, kır ve kısa saçlı, topluca birisiydi. Maliyeden veya devlet demiryollarından emekli olmuş bir memura benziyordu. Kadın ise zayıf yapılı, esmer ve gözlüklüydü. Daha çok, bir dikiş-nakış kursu öğretmenini andırıyordu.
Bir anda gül alacaklarını sanarak umutlandım, ama bu saatlerde de pek gül alan olmadığını bildiğim için hemen bu akıldan vazgeçerek, belki bişey aldırtacaklardır, diye düşündüm. Çünkü zaman zaman bazı kendini bilmezler, ya içeriye bir içecek söylememi ya da bakkaldan sigara almamı istiyorlardı.
Ben böyle ikircikli duygularla başlarında dikilerek, ne istiyeceklerini beklerken, adam:
-Ne o elindeki, diyerek gözlerini sigara olan elime dikti!
Sigaramı biraz avucumun içine alarak saklamaya, bir bakıma saygılı olmaya çalıştım. Şimdi ne demeliydim? Yani ona neydi ki elimdekinden. Sigara işte; görüyorsun ya! Belli etmedim ama kızdım içimden. Sigara işte, sana ne bundan, diyeceğime, yapmacık bir gülümsemeyle işi tatlıya bağlamak istedim.
Ama adam üsteleledi:
-Demek bu yaşta sigara içiyorsun?..

Tanımadığım bir adamın bu şekilde davranması anlaşılır gibi değildi.
Kızgınlığım artıyordu. Kızgınlığım belki de yüzüme vuruyordu.
Yüzümdeki sıcaklığı duyumsuyordum çünkü.
Adam da kızarıp bozarıyordu. Kıllı ve kalın ensesi daha da kalınlaşıyordu.
Doğrusu sevimsizleşiyordu gözümde. Göz ucuyla kadına bakıyordum. Belki de bir yardım bekliyordum. Yani, “Bırak çocuğu; ne olursa olsun elinde!” dese ne olacaktı.
Kadın da renk vermiyor; oralı bile olmuyordu. Koyu renkli gözlüklerinin arkasında gülüyor muydu, yoksa kızıyor muydu bu kaba adama?
Ne yani, sigara içmeyen mi vardı? Yaşımdan başımdan ona neydi?
Sınıfımızda birkaç süt kuzusu vardı sigara içmeyen. Dalgamızı geçip duruyorduk onlarla.

Elimde yanıp biten sigaramı bir kenara atarken o yine söylendi:
-Kaç paket içiyorsun günde?
Duyulur duyulmaz bir sesle ne kadar içtiğimi söyledim.
Adam beni sorguya çekiyordu adeta:
-Biliyor musun, onun parasıyla neler alabilirsin?
Ardından da sıraladı:
-İki paket sigaranın parasıyla bir kebap yiyebilirsin, sinemaya gidebilirsin, iki kilo domates alabilirsin, tazesinden yarım kilo balık alabilirsin…
Ben sıkıntıdan patlıyordum, o daha sayıyordu:
-Bir kilo muz alabilirsin… Muzu sever misin?
Gerçekten muzu sever miydim, muz yemiş miydim?..
Beni beklemeden devam ediyordu. Daha doğrusu bağırıyordu. Sesi yükselmişti. Yoksa bana mı öyle geliyordu?..
-Gazete alabilirsin, kitap alabilirsin. Okula gidiyor musun, okuman yazman var mı?
Bu son soru iyice onuruma dokunmuştu. Ben de ona sertçe, sana ne bundan, der gibi hangi okula gittiğimi, kaçıncı sınıfta olduğumu söyledim.
Biraz yumuşar gibi oldu. Ya sert konuşmamdan ya da okula, hem de liseye gidiyor olmamdan etkilenmiş olmalıydı.
Ama hızını alamamıştı:
-Senin, dedi, matamatiğin kaç? Matematiğin düzgün olsa sen bu işin hesabını yapardın, anlaşılan iyi değil matamatiğin!
Sıkıntım geçer gibi oldu biraz. Adam kötülüğüme söylemiyordu.
-Size bu zehirin zararlarını anlatmıyorlar mı, nasıl bir okulmuş senin bu lisen?..

Benim okuduğum bölümde matematiğin çok önemli bir ders olmadığını, aslında matamatiğimin de o kadar kötü olmadığını söylemeye çalıştım. Ama çok inandırıcı olmamış olacak ki sormaya devam etti:
-Kaça alıp kaça satıyorsun bir gülü?
Kaça alıp kaça sattığımı söyledim. Güldü. Karşısındaki kadına döndü:
-Gördün mü, dedi ona. Matamatiğinin kötü olduğu nasıl açığa çıktı.
Yeniden bana dönerek:
-Evladım, matematik okullarda okutulan bir ders değildir sadece. O, aynı zamanda günlük yaşamımızda hesabımızı-kitabımızı bilmemize, eğriyi-doğruyu bulmamıza da yardım eder. Matematiğin yön vermediği bir yaşam, ışıksız yolda yürümeye benzer.

Yeniden kadına dönerek ve elindeki tespihi işaret parmağının yerine kullanarak beni gösterdi:
-Bu köylüler işte böyledir. Hesap-kitap hak getire. Görüyor musun? Sattığı güllerden elde ettiği kazançla iki paket sigara alabiliyor. Sigarayı da, gül satmayı da bıraksa da derslerine çalışsa bundan iyi değil mi? Güllerden kazandığı parayı bakkala sigara parası olarak geri veriyor nasıl olsa!..
Adam konuşurken köylülerim, onların konuşmaları-tartışmaları, hal ve hareketleri gözümde canlandı bir an. Konuşmalarında ölçü-tartı, hesap-kitap yoktu çoğunlukla.

Genişlik söz konusuysa bir avlu kadar, bir tarla kadar veya el kadar; uzunluk söz konusuysa, bir kavak kadar veya bir minare boyu, o da olmazsa parmak kadar; ağırlık söz konusuysa da, değirmen taşı kadar veya pamuk gibi, diye benzetmeler yapıyorlardı.
İyice sıkılmıştım. Ama bir bahane de bulup ayrılamıyordum yanlarından. Umudumu mutfakta temizlik yapan arkadaşımın işini bitirip beni çağırmasına ya da sicim gibi yağacak bir akşam yağmuruna bağlamıştım.
Bana döndü:
-Haydi, hanımefendiye bir gül ver bakalım da barışalım, dedi ve elini cüzdanına götürdü.

Anlaşılan üzüldüğümü o da anlamıştı. Gül destesini kadının önüne doğru uzattım:
-Buyurun, kendiniz seçin, dedim.
Kadın gözlüğünü çıkardı. Güllerin sağına soluna baktı ve bir tanesini beğendi.
Adam gül parasını uzatırken, kadın da gülü kokladı:
-Sigara kokuyor, diye söylendi. Gülü adama uzattı.
Mehmet Karakuş
11 Temmuz 2006