Son Dakika Haberler

GÖZÜNÜ SEVDİĞİMİN TUDU (Dutu)  

GÖZÜNÜ SEVDİĞİMİN TUDU (Dutu)  
Okunma : 1.662 Kere okundu Yorum Yap

Büyüklerimiz anlatır hep, o yokluk ve yoksulluk yıllarında bugün ekmek neyse o zaman dut da oymuş. Çünkü yeterince ekmek yapacak buğday bulamazlarmış. Bağa bahçeye çalışmaya gidenin, dağa oduna gidenin, inek, keçi gütmeye gidenin azığı iki pençe dut kurusu ya da bir topak dut çekmesiymiş. Akşam yemeğinde biraz zenginleştirirlermiş menüyü, dut pekmezi, yufka ekmek ve yanına bir tas ayran koyar yemek faslını bitirirlermiş. İşte gözünü sevdiğimin dutu insanları o günlerden almış şekerin icat olduğu günlere kadar getirmiş. İcat demeyelim de şekerin şehirden köylere yaygınlaştığı günlere demek daha doğru olur. Şeker gelince mertlik bozulmuş, eskiden çayı dut kurusu ile içenler şeker kullanmaya başlamış. Şekerle birlikte diğer yiyecekler; buğday, bisküvi, lokum çikolata peşinden gelmiş ve gözünü sevdiğimin dutu unutulmaya başlamış. Hatta olgunlaşınca yere dökülüp etrafı kirletiyor diye sekilere[1], avlulara gölge yapan dutların dalları budanmış ya da kökünden kesilmişler. Ama bu duruma hiç küsmemiş gözünü sevdiğimin dutu, gitmiş biraz ötede yeşermiş büyüyüp serpilmiş. Eskisi kadar toplanmasa da, bir zamanlar sofralarından eksik etmedikleri duta vefa gösteren yaşlı ninelerimiz, dedelerimiz bir vefa örneği gösterircesine dutun ziyan olmasına razı gelmez, dibinde tepinen biz çocukları “gaçın bakalım ordan, depelemeyin nimeti” der, gençlerin gösterdiği bu duyarsızlığa söylene söylene ellerine bir hengil[2] alıp sabırla toplamaya başlarlardı.  Bu çaba boş kalmazdı elbet, toplanan bu dutları kenger sakızı[3] ile değişir (bunu da yine bize verirlerdi) ya da hayvanlara yem katığı olarak kullanırlardı.

Yol, araba geldikten sonra artık insanlar paraya çevirecekleri ürünlere yönelmişler. Bir zaman, gecelerini gündüzlerine katıp dağ taş tütün ekmişler. Tütün nankörmüş, bir türlü harcanan emeğin karşılığını vermiyormuş, onu bırakıp soğan ekmişler elleri para görünce bir yıl sonra daha fazla ekmişler ama o sene de para etmemiş, derelere dökmüşler. Sarımsak ekmişler gene öyle. Biber ekmişler tarlada kurumuş. Ama gözünü sevdiğimin dutu bunlar gibi nankörlük etmemiş. Bağrı yanana gölge, acıkana yapraklarıyla aş olmuş, öksürene pekmeziyle ilaç olmuş, tütün ekene balya değnekleri olmuş, bağ yapana serpene[4], baharda o ince narin dallarından soyulan kabuklarıyla bağ asmalarını serpenelere bağlamak için ip[5] olmuş, kuruyan dallarıyla ateş olmuş taplamaya[6], hıtaba[7], bulambaca bütün bunların yanı sıra istikrarlı bir şekilde meyvesini vermeye de devam etmiş. Naz yapmamış fıstık ağacı gibi, bir sene vereyim bir sene de dinleneyim diye tembellik etmemiş.

İleriki yıllarda devletin de büyük çabalarıyla köy tarımı bitirilince köylünün çoğu büyük şehirlere gurbet yollarına düşmüş. Gurbete gidemeyenler de unutulmamış tüketim toplumunun iyi bir neferi olsunlar diye şehir ayaklarına gelmiş, kasabayı ilçe ilan etmişler.  Gurbettekilerin en çok özledikleri dutmuş. Şöyle gölgesine iki kayınbaba minderi[8] atıp bir leğen de dut ıslatıp yemeyi hayal ederlermiş. Bazıları da “yoğ ağam dut öyle yenmez, çıkacaksın başına şöyle sararmış, kurumaya yüz tutmuş, elini uzatınca pıt diye eline düşenleri bulup atacaksın ağzına” dermiş. Ama bu hayali gerçekleştiren çok azmış çünkü dutların olduğu mevsim gurbette işlerin yoğun olduğu ve çocukların okul zamanına denk gelirmiş. Onlar da ne yapsın hayallerinde dut, üzüm, erik, incir olduğu halde diğer bütün şehir halkı gibi sarılmışlar şekere, çikolata, bisküviye.

Şehirler büyüyüp nüfus arttıkça daha çok besin ihtiyacını karşılamak üzere geleneksel tarımdan modern tarıma geçilmiş. Yani makinalarla, gübre ve ilaç ile yapılan tarıma, artık seralarda domates değil domates ve salatalık ağaçları varmış. Birçok sebze ve meyvenin genetiği ile oynanarak hormon takviyesi ile daha çok ürün alınıyormuş. Çoğu sebze ve meyve dört mevsim yetiştirilir hale gelmiş. Tabi bu tür yöntemlerle yetişen sebze ve meyvelerin o eski tadı kalmamış. Bir zamanlar cacık yapmak için gaklanan[9] hıyarın kokusu bütün sokağı sararken, şimdi o hıyarların hepsi aynı boyda, görüntüsü güzel, tadı muşamba gibiymiş. Kısaca ürün bol ama lezzeti ve besin değeri yokmuş. Zaman içinde bu ürünlerle birlikte hastalıklar da çoğalmaya başlamış ve yapılan araştırmalarda sağlık sorunlarının başta obezite, kalp damar rahatsızlıkları v.b. çoğunun; tarım ilacı ve fenni gübre kullanımından, aşırı rafine şeker ile doymamış yağ (margarin v.b) tüketiminden kaynaklandığı anlaşılmış. Çözüm olarak tekrar eski yöntemle yani organik tarımsal ürünlerle beslenmek gerektiği ortaya çıkmış. İşte o zaman gözünü sevdiğimin dutuna gün doğmuş. Çünkü halen ilaç ve fenni gübre kullanılmadan yetiştirilen ender meyvelerden birisi de dutmuş. Ayrıca son yıllarda yapılan bilimsel araştırmalarda dut ve pekmezinin başta kansızlık ve mide rahatsızlıkları olmak üzere birçok sağlık sorunlarına iyi geldiği tespit edilmiş.

Bu yaz memlekete (Tut’a) gittiğimde herkesin yüzü gülüyordu. Kuru dutun fiyatı geçen yıla göre üç kat artmıştı. İşsizliğin ve geçim sıkıntısının büyük sorun olduğu memlekette dutun böyle değer kazanması sıkıntıları hafifletmiş insanların geleceğe daha güvenle bakmalarını sağlamış. Edindiğim bilgilere göre kuru dut sadece ülke genelinde pazarlanmayıp, başta Amerika olmak üzere yurtdışına ihraç edilir olmuş. Dutun değer kazanması ilçenin girişimci ve iyi insanlarını harekete geçirmiş. Bir yandan düzenli dut bahçeleri kurulurken diğer yandan ilçede yetiştirilen dutun marka olması için çalışmalar yapılıyor, kaliteye standart getirmek için çalıştay hazırlıkları yapılıyor, adına festivaller düzenleniyor, yeni dut fidanı dikimi şenlikleriyle yüzbinlerce dut fidanı toprakla buluşturuluyor. Bütün ilçe halkı belki ilk defa bir amaç uğruna birleşmiş görünüyor. Bütün bunlar gurur verici.

Gözünü sevdiğimin dutu, biliyorum geçmişten bu güne hiç şımarmadın, senin için yapılan bu güzel çalışmalar da seni şımartmayacaktır. Hatta, fiyatının artması, artık zengin sofralarını süslemen de şımartmayacaktır. Eminim, sen yine geçmişte olduğu gibi bal tadında, kar beyazı meyvelerini vermeye devam edeceksin. Ama şu para var ya, bu güne kadar şu dünyada bozmadığı şey kalmadı. Denizlerde balık kalmadı, sular kirlendi, ormanlar yağmalandı, tarım arazileri beton yığınlarıyla doldu.  Korkarım ki, hani fiyatın arttı ya, senden daha çok ürün almak için çeşitli hile ve dolaplara tevessül edecekler çıkacaktır. Köküne fenni gübre, dalına ilaç sıkacaklardır. Sen bunları yiyince o güzelim kar beyazı minik tanelerin irileşecek, bazı tanelerin ikiz, hatta üçüz olacaktır, bal tadın şekere dönecektir. Kuruyunca güzel görünmen için seni güneşten mahrum bırakıp makinalarda kurutmaya kalkacaklardır. Pekmezini çoğaltmak için şeker katacaklardır. Sen bu hileleri yapacak olanlara yüz verme. Çünkü adın çıkarsa hormonlu duta, yıllar sonra zirve yapan kariyerin yerle bir olacaktır.

Bizim ellerde bir şeye öyle kolay kolay “gözünü sevdiğim” denmez. Gözünden sevilmek için olağanüstü bir beceri göstermen, alçak gönüllü olman, tuttuğunu koparman gerekir. Gözünü sevdiğimin dutu, sen bereketinle, tadınla ve hak ettiğin değerinle bu sevgiye layık olduğunu gösterdin. Darısı cevize, bademe, incire, fıstığa, üzüme….

Nevzat KIZKIN

Ocak 2015-Ankara

nkizkin@hotmail.com

 

tutpekmezi 38. Sayısında yayınlandı

[1] Oturmak için evlerin önüne taş ve çamurdan yapılan set

[2] Metal kulplu kova

[3] Kenger bitkisi sütünden yapılan sakız

[4] Üzüm çubuklarına dik durması ve sarılması için vurulan destek

[5] Bağ budama zamanı kalın sicim şeklinde soyulan kabuklar suda bekletilir, bağ sarmada kullanılırdı. Adına “bağlık” denirdi.

[6] Bazlama

[7] Gözleme

[8] Normal minderlere göre daha geniş, kalın ve yumuşak minder

[9] İnce ince doğrama