Son Dakika Haberler

DÜŞÜMDEKİ POLAT DAYI

DÜŞÜMDEKİ POLAT DAYI
Okunma : 1.548 Kere okundu Yorum Yap

Uyandığımda sağ elim havadaydı. Elimi indirdim ve doğrulup yatağa oturdum. Gözlerimi ovaladım. Tek başımaydım evde. Saate baktım; dörde geliyordu. Şafak sökmemişti daha. Sağıma soluma bakındım. Yataktan kalktım. Yarım bardak su alıp içtim mutfaktan. Sonra yeniden yattım yerime.

Düşümdeki olup bitenler bir türlü gitmiyordu gözümün önünden; uyku tutmuyordu bir daha. Çoğu düşler gibi unutulur gider miydi, bu da? Unutmamak için ne yapmalıydım? Yoksa kalemi defteri alıp yazmalı mıydım zaman geçirmeden? Yarın gündüz gözüyle yazsam olmaz mıydı?..

Duramadım. Kalkıp sırtıma bir hırka geçirdim ve salona geçtim.
Rüyamı yazmaya başladım:

Amerikan askerleri Irak gibi, Türkiye’yi de işgal etmişler. Daha doğrusu uçaklarıyla bombardımana başlamışlar. Kimi önemli yerleri bombaladıktan ve savunmanın belini kırdıktan sonra da kara ordularıyla, Güneydoğu Anadolu’dan Türkiye’ye içlerine doğru girerek bütün yurdu işgal ediyorlarmış.

Bu durum karşısında ordu ve halk arasında beklenmedik bir işbirliği oluşmuş; şehirlerde ve köylerde gizli ve açık toplantılar yapılıyormuş. Yurt savunması için çeşitli planlar ve örgütler kuruluyormuş…

İlk günlerin tedirginliğini ve şaşkınlığını üstlerinden atan Tutlular da, yurdun başka bölgelerindeki yurttaşlar gibi toplanmaya ve örgütlenmeye başlamışlar…

Bir güz gecesiymiş. Mağrabaşı’ndaki hastanenin ve karakolun altındaki bir sığınakta toplanmışız. Henüz ne şimdiki hastane ne de karakol yapılmış. Tutluların “Topraklık” dedikleri tepenin altı tamamen oyulmuş ve kocaman bir sığınak yapılmış.

Etrafıma bakınıyor ve çocukluğumu anımsıyorum: Eskiden buralar kazmalarla küreklerle kazılır, evleri sıvamak için toprak alınırdı. Toprak alınan oyuklar zamanla genişledikçe genişler, mağaramsı büyük oyuklara ve dehlizlere dönüşürdü. Oğlak, kuzu veya buzağı güden biz çocuklar, havalar güzelse oralarda oyunlar oynar, yağmur yaş olursa da oralara gizlenerek yağmurdan ve soğuktan korunmaya çalışırdık. Oyuklar zaman zaman çökse de, toprak alan Tutlular tarafından yenileri yapılırdı.

Bir yandan o güzel toprak kokusunu ve serinliğini bütün bedenimde duyumsarken bir yandan da düşünüyorum: Zaman zaman hayıflanır ve kendi kendime derdim ki; deprem, savaş veya sel felaketi gibi bir durum olsa, bu Tutlular ne yapacak?.. Barınacakları; yatıp kalkacakları, yiyip içecekleri, sağlık gereksinimlerinin karşılanacağı geniş ve sağlam bir yapı yoktur. Bu ilçenin yöneticileri, zenginleri, aydınları, gençleri uyuyor mu? Ne denli öngörüsüz insanlar? Oysa, geniş ve sağlam bir bina hem kötü günlerde korunmak ve temel gereksinimlerin karşılanması için hem de barış zamanlarında konferanslar, seminerler, çeşitli meslek ve sağlık kursları, tiyatro, müzik ve spor çalışmaları için kullanılabilir…

Neyse ki uzağı gören birileri varmış da, tamamlanmadığı her halinden belli olan bu sığınağı yapmış…

Geniş ve yüksek bir sığınak burası. Sağda solda görünen karanlık dehlizlerden anlaşıldığına göre, daha görmediğimiz bölümleri de bulunuyor.

Buraya nasıl ve nereden geldiğimi anımsamıyorum. Bir kapısı var mı, yok mu? Bu elli altmış insan buraya nasıl gelmiş, toplantıyı kim düzenlemiş?..

Arkalarda bir yerde, küçük bir toprak kümesinin üstünde oturuyorum. Oturanların sırtlarını ve kafalarını görüyorum.

Ön taraflarda, büyük olasılıkla karakol kumandanının olduğu yerde, ki kendisi görünmüyor, bir lüks lambası (Tutlular ‘löküs’ der) yanıyor. Lüks lambasının parlak ve sıcak ışığı, biraz yan oturan ve kucağında bir mavzer taşıyan, Yalangoz köyü muhtarının traşlı yüzünü ve terleyen alnını aydınlatıyor.

Söz alanlar, gerekli gereksiz konuşanlar oluyor. Bazıları uzattıkça uzatıyor. Bazı konuşmalarda gelecek tehlikenin öncesindeki heyecan ve korku var.  Bazıları dayanışma, özveri gibi değerleri dile getiriyor sık sık. Konuşuldukça heyecan yükseliyor ve hava ağırlaşıyor. Tehlikenin ciddiyeti, büyüklüğü, acımasızlığı ve gücü somutlaşıyor. Kafalar ağırlaşıp, düşünceler derinleşiyor.

Önlerden, elini yukarı kaldırarak birisi daha ayağa kalkıyor:
– Sayın Kumandanım, bir çift söz de ben söylemek istiyorum hemşerilerime, diyor ve daha kumandanın yanıtını beklemeden topluluğa, bize doğru dönüyor.

Hemen tanıyorum: Polat Dayı bu… Tüccar ve Kasap Polat… Konuşurken herkese ‘yiğenim’ diyen, herkesin de kendisine ‘dayı’ dediği Polat Dayı. Seyrekleşmiş, epeyce ağarmış, kısa ve dalgalı saçları düzgün bir şekilde arkaya taranmış. Tıraşlı yüzünde hemen hemen her zamanki hafif gülümsemesi ve belli belirsiz bıyığı, üstünde çizgili bir gömlek ve kalınca bir kazak, ayağında da kestane renginde kadife bir pantolonu var.

-Değerli Hemşerilerim, önce size biraz dargın olduğumu söylüyeceğim, diyor. Niye derseniz? Biz, ben de dahil, sahibi olduğumuz zenginliğin kıymetini bilmedik. Bu iki dağın arasında, bu kuş uçmaz kervan geçmez yerde hemen hemen herşeyimiz oldu. Aşımız ekmeğimiz, odunumuz ocağımız, atımız arabamız, okulumuz öğretmenimiz, suymuz elektriğimiz, iyi kötü işimiz gücümüz, esnafımız zanatkarımız oldu…
Eşkıya korkusu, hırsız namussuz korkusu yaşamadık. Yazın damlarda, kışın sıcak evlerimizde yattık. Kapı kilitlemeyi aklımıza getirmedik. Tabancasız bıçaksız yazıda yabanda çalıştık. Kaşıyın üstünde kara var diyen olmadı. Çocuklarımız okul yolunda, bağda bahçede korku nedir bilmedi. Gençlerimiz gece yarılarına kadar gezdi tozdu… Bütün bunlar az mı zenginlik? Peki, hiç sorduk mu bu yoğurdun bolluğunun nedenini? Hiç sorduk mu bu değirmenin suyunun nereden geldiğini? Daha çok çalışıp eksiklerimizi tamamlayacağımıza, yanlışları düzelteceğimize; her fırsatta, herşeyden şikayetçi olmadık mı? Bu varlığın, bu huzurun bir bedelinin olduğunu, o bedelin de birileri tarafından fazlasıyla ödendiğini aklımıza getirdik mi? Bu memleketi kurtaranların, hayvanlarının boklarındaki arpaları seçip yiyerek savaştıklarını dedelerimizden az mı dinledik. Fırından çıkan sıcacık ve yumuşacık ekmekler, gevrek gevrek açma ekmekler şöyle dursun; arpa ve nohut ekmeğinin bile ele geçmediğini az mı dinledik? Gelinlerin kocasız, çocukların babasız kaldığını, gidenin dönmediğini, dönenin de kiminin topal, kiminin kör olduğunu hiç düşündük mü?

Bu yurdun, oluşturulan bu kültürün çocuklarımıza devredilmek üzere,  atalarımızın bizlere emanet ettiğini bir kere aklımıza getirdik mi?..

Gerçekten biraz dargın ve üzüntülüydü. Eskilere de şükran duygularıyla doluydu. Topluluğun soluk alışverişleri duyuluyordu sanki. Yüzlerini göremediğim için ne duygular içinde oldukları belli olmuyordu. Yalnız, Polat Dayı konuştukça, Polat Dayı’nın başka bir fotoğrafı gözümün önüne geliyordu: Geşmiş bir tarihte Gölbaşı’nda bir kahvehanede bir öğretmenler toplantısı yapılıyordu. Toplantıya katılan öğretmenler hem kendi hem de yurt ve dünya sorunlarını konuşuyor; birliğin ve örgütlenmenin gerekliliğine işaret ediyorlardı.

Toplantı öncesinde Mahsuni Şerif bir konser veriyor ve o zamanlar çok güncel ve yaygın olan, “Amerika katil katil” diye başlayan ünlü türküsünü söylüyordu.

Polat Dayı da Tut’a gitmek üzere bir taşıt beklerken bir çay içmek için toplantının yapıldığı kahvehaneye uğramıştı. Bu sırada da yakındaki bir camiden ve komşu dükkanlardan çıkan ve  aslında Gölbaşı’nın köylerinden kandırılarak toplanan yobazlar odunlarla, demir sopalarla ve bıçaklarla öğretmenlerin üstüne saldırmıştı. Saldırıda kahvehanenin camları kırılmış, öğretmenler tartaklanmış, döğülmüş; bıçak ve sopa darbeleriyle yaralananlar olmuştu.

İşte tam bu saldırı sırsında Polat Dayı bir sandalyenin üstüne çıkarak bir yandan  öğretmenlere kaçmamaları ve  karşı koymaları yönünde bir söylev çekmiş ve onları cesaretlendirmiş; bir yandan da öğretmenlere saldıran cahil kalabalığa olmadık sözler söyleyerek haklarını vermişti.

İşte aynı görevi yine yapıyordu şimdi. İçimden, bu tür insanlara ne çok gereksinim var, diye düşündüm bir an. Ben böyle düşünürken Polat Dayı devam ediyordu konuşmaya:

-Şimdi bakın şu Iraklıların haline… Hergün otuz kırk kişi ölüyor, yetmişinin sekseninin kolu bacağı kopuyor, gözü çıkıyor. Bir yandan da biribirlerini boğazlıyorlar. Okul ocak yok. Bağ bostan yok. Cıvıl cıvıl insan dolu sokaklarda şimdi işgalciler var.

Esnaf yok, fabrika yok. Aş ekmek yok. Kanun nizam yok. At izi it izine karışmış. Kimin gücü kime yeterse, kanun da o devlette o. Sokaklarında Amerkian tankları, Amerikan askerleri. Bir de onlara yardımcı olan uşaklaşmış Iraklılar…

Birleşseler, adam gibi yurtlarına sahip çıksalar başlarına bunlar gelir miydi?.. Amerikalılara karşı doğru dürüst bir tabanca bile patlatmadılar.

Bazıları da gerçekten kurtulacaklarını sanıp işgalcilerle birlik oldular.
Şu sıralardaki intihar saldırılarında pisipisine ölen Iraklılar, işgale karşı çarpışıp ölselerdi bundan daha muteber olmazlar mıydı?

Uzun sözün kısası: Biz çocuklarımıza nasıl bir memleket bırakacağız? Mirasımız ne olacak? Memleketimizde başımız dik mi dolanacağız, boyun mu eğeceğiz? Onurumuz, namusumuz ne olacak? Çocuklarımızın, hanımlarımızın yüzlerine nasıl bakacağız?

Elimizi çabuk tutmamlıyız. Demir tavında döğülür. Ay bacayı aştıktan sonra karanlığa kalırız. Karanlıkta da nereye gideceğimizi, kimi dost kimi düşman belleyeceğimizi bilemeyeiz. Belki de Iraklılar gibi birbirimize düşeriz. Bir de, Irak da olduğu gibi bizim içimizden de ham hayale kapılanlar, korkanlar, işine öyle gelenler, her devrin adamı olmaya çalışanlar çıkabilir. Onlara da dikkat edilmesi lazımdır. Çünkü onlar düşman gibi açıkta olmadığından düşmandan daha tehlikeli olabilirler…

Polat Dayı’nın başlangıçtaki yumuşak ve üzüntülü sesi giderek sertleşmiş ve bir savaşçının coşkulu sesine dönmüştü.

Daha ne kadar konuştu, ne dedi, bilmiyorum. Sözünü bitirdiğini sandığım bir anda, ben de birşeyler söylemek istemiş olmalıyım ki, elimi kaldırmışım. Tabii elimi kaldırmamla uyanmam da bir olmuş. Aceba uyanmasaydım da konuşsaydım, ne diyecektim?  Önemi var mı, bunun?..

Düşler yorumlanırken, “Düşümde çok güldüm” diyenlere üzülüp ağlayacağı, “Düşümde ağladım” diyenlere de sevinip güleceği söylenirdi ben çocukken. “Düşümde ölü gördüm” diyenlere, “Ölüden diri haber” diye karşılık verilerek hasta olan bir yakınının iyileşeceği umudu verilirdi. Düşünde oynamak, kalabalık görmek hayra alamet sayılmazdı.

Çocukluk yıllarımda bir de, düşlerini anlatmaya başlayanlara, “Allah hayıra tebdil eylesin!” derdi dinleyenler. Yani düşünde ne görürsen gör, olumsuz bir durumla karşılaşmazsın inşallah, diye bir dilekte bulunulurdu bir bakıma. Bunun faydası olur muydu, bilemem. Ama, siz yine de böyle bir dilekte bulunun lütfen! Yoksa bir daha böyle bir hata yapıp, düşümü anlatmam size.
Mehmet Karakuş
Tut Pekmezi Sayı 23, Şubat 2006