Son Dakika Haberler
Tut Haber Ailesi Olarak Kurban Bayramınızı Kutlar Sağlıklı ve Güzel Günler Dileriz...

BOSTAN EVLERİ

BOSTAN EVLERİ
Okunma : 2.853 Kere okundu 2 Yorum

Anılarsa bitmez bizimdir daima
Umulmadık yerlerde yeşerir büyür
Yaşamak baştanbaşa yalan olsa da
O alır bizi uzaklara götürür
Ü. Yaşar Oğuzcan

Yaz tatilinde, trafik eğitimini yeni tamamlayan eşimin arabayı sürmek için ısrar etmesine rağmen kaldırımların yetersizliğinden dolayı yayaların ve arabaların birlikte kullandığı yolda herhangi bir kazaya meydan vermemek için direksiyona geçtim. Eskiden bostan evi olarak kullandığımız büyükbabamın bahçesine gitmek üzere çoluk çocuk arabaya doluştuk. Önde oturan karım söyleniyordu; “büyük şehirde trafik burada yayalar ben nerde öğreneceğim araba kullanmayı”. Sakin ol dedim başka bir zaman şehir dışında, söz talim yapacağız. Artık şehrin içinde kalan bahçeye gitmemiz uzun sürmedi. Bir zamanlar yüklü eşeklerin zorla geçtiği her iki yanı meşe ve dış budaklarla kaplı yol ağaçlar kesilerek genişletilmiş, yol boyunca yeni evler yapılmıştı. Bahçenin içerisine kadar arabayla girdik. İncirlere, üzümlere doğru giden çocuklar bir yandan atıştırıyor bir yandan da eve götürmek üzere poşetlere dolduruyorlardı.

Kendi çocukluğum geldi aklıma, o zamanlar burada daha çok ağaç vardı. Arabayı park ettiğim yolun kenarında büyük bir ceviz ağacı, altında bizim bostan evi. Cevizin dalları evin damı boyunca uzanırdı. Evimizin sağında büyük bir mişmiş[1], solunda kara patlak[2], sekinin ucunda etrafı çitlerle çevrili keçimizin ağılı vardı. Sabahleyin en güzel kahvaltımız, babamın bir çırpıda yaptığı telemeydi[3]. Annem sütü sağar, babam kara patlaktan birkaç yaprak ve üç dört tane şakşakı[4] kopartır, şakşakıları sütün içine atar yaprakların sapından çıkan sütü de içine sıkarak hızlı hızlı karıştırırdı. Bir süre sonra yoğurt halini alan süt teleme olmuş demekti, yanına da bir sahan pekmez…

Yolun diğer yanında hafif bir yükseklikte büyükbabamın ve amcamların bostan evleri diziliydi. Evlerin önünde büyükçe bir seki, sekinin ortasında bir dut ağacı vardı. Köyün diğer bostan evleri gibi arazinin en verimsiz taşlık alanına yapılan bu evler toprak damlı, kapısı penceresi olmayan, girişte önü açık bir salon ve arkasında küçük bir odadan ibaretti. Baharın sonlarına doğru dağ taş yeşile bürünür, küçük tepelerin eteklerinden süzülerek derelere karışan suların oluşturduğu küçük şelalelerin şırıltısı kuş seslerine karışırdı. Bin bir renkte açan çiçeklerden üzerindeki arı vızıltıları eşliğinde bütün ahali köyün civarındaki; Kızılyer, Ağtut, Salah, Çayırlık, Çanakçı, Karakaya, Ulupınar, Kasımpınarı, Geni, Tekneli, Geleci ve Çevik’de bulunan bahçelerindeki bostan evlerine göçerdi.

Göç meşakkatli bir işti hazırlığı günlerce sürerdi. Önce bostan evleri onarılır. Kadınlar eşeklerle köyün dışındaki topraklıktan bin bir güçlükle getirilen toprakla evleri sıvar, çarpılıktan getirilen çarpı[5] ile de duvarları beyaza boyarlardı. Taze çamur ve çarpı kokusuna bayılırdım. En zoru ise eşek ya da at sırtında eşya taşımaktı. Denkler kurulur, yatak, döşek, kap, kacak hayvanlara yüklenirdi. Yolun yarısına gelindiğinde sürekli hareket halindeki yükler gevşer oradan buradan sarkmaya başlardı. Bir yerde durup ipler sıkıştırılır, tekrar yola devam edilirdi ama gevşeyen yük düzen tutmaz bir süre sonra indirip yeniden yüklemek gerekirdi. Denkler tekrar kurulurken, kış boyu ahırda kalan eşek yeşil otları görünce huysuzluk çıkartır, bir fırsatını bulunca da kaçar, yakalayıp tekrar yola koyulmak uzun zaman alırdı.

Şimdiki gibi insanlar buralara piknik yapmaya değil kışlık yiyeceklerini hazırlamak için geliyorlardı. Bostanlar ekilir, buğdaylar derilir, tütünler kırılır, bulgurlar kaynatılır, salçalar, pekmezler, dolmalar yapılırdı. Hazırlanan yiyecekler bir yandan da köy evine taşınırdı. Bu insanları evimizin yanında yuva yapmış karıncalara benzetirdim, yardımlaşmanın ve dayanışmanın en güzel örneklerini sergileyerek hiç durmadan çalışır, evlerine yiyecek taşırlardı. O uçsuz bucaksız tarlalardaki ekinleri birkaç kişinin dermesi mümkün olmadığından birlikte dererler, harmanı birlikte kaldırırlardı. Kadınlar seleler dolusu ekmekleri birlikte yaparlardı. Bir evde ekmek yapılıyorsa o gün konu komşuya taplama[6] ziyafeti var demekti. Sıcak taplamalar üzerine taze tereyağı sürülür veya peynir dürümü yapılırdı. Kadınlar bostan evlerinde yaratıcılıklarını konuşturur, binbir çiçekten bal alan arılar gibi bostanda yetişen her şeyden yemek yaparlar, hiçbir şeyi ziyan etmezlerdi. Mesela sofrada artan ve parçalanan yufka ekmeklerden pisik omacı yaparlardı.

Küçük küçük ufalanan yufka ekmekleri hafifçe sular; içerisine peynir, domates doğrayıp fazla ezmeden yoğurup küçük lokmalar halinde sıkarlardı. Bostandan topladıkları küçük domateslerden domatesli pilav yaparlardı. En çok çeşidi olan yemekse hıtap[7] ve cacıktı. Kabak, peynir, maydanoz, körmen[8], ve soğandan hıtap. Hıyar, acur, pipirim[9], kabak, yarpuzdan cacık yapılırdı. Ve öğlen yemeklerinin vazgeçilmezi çükütte[10], bir ağaç gölgesine çullar[11] serilir minderler yayılır isteyene katı isteyene cıvık çükütte hazırlanır üzerine bostandan yeni koparılmış domates, hıyar doğranır veya dereden toplanmış çildirimle[12] servis edilirdi. Yoğurt, ayran ve peynir gibi çabuk bozulan yiyecekleri evlerin yakınından geçen harıklara[13] ıslatırlardı. Harık boyunca hengil[14], guşkana[15], kazan, tenekeler dizilir, hepsi birbirine benzeyen bu kap kacağın kime ait olduğunu nasıl ayırt ederler anlamazdım.

Geceler bir başka güzel olurdu. Gün boyunca amansız cırrık[16] sesleri içinde süren koşuşturmanın ardından hava kararınca derin bir sessizlik çökerdi. Bu sessizliği nerde olduklarını kestiremediğimiz iki guguk kuşu bozardı. Guuk, guuukk, guuuk guuuk… Titrek bir gaz lambası ışığında sohbetler edilir, ay ışığı varsa lamba da yakılmazdı. Damlara sekilere yataklar serilir, gökyüzünde parlak yıldızlar altında ısrarlarımıza dayanamayan büyük annem hekat[17] anlatırdı. “…… pireler berber iken…..” uykuya dalacakken uzaklardan kolla çevrilen bir harman makinesinin sesini ve çalışanların telaşlı bağırışlarını duyardım. Anlardım ki harman yerinde yel esmeye başlamış, yel esintisi durmadan samanlar savrulmalı yoksa gece bekleyiş boşa gidecek. Çok geceler beklemiştik büyükbabamın harmanında, esince ağaçları kökünden söken rüzgâr harman zamanı naz yapar bir türlü esmezdi. O zaman devreye ağzından dua eksik olmayan Emine anam girerdi.

Harman başına gelir dualar okur, hafif bir esinti olunca onun sayesinde olduğuna inanırdık. O zamanlar nedenini bilmiyorum büyük annelere; nine, babaanne veya anneanne yerine önce isimleri (….ana) sonra ana diye hitap ederdik. Emine anam çileli bir kadındı ama bunu hiç belli etmezdi. Derin kırışıklı yüzünden gülümseme eksik olmazdı. Çocuklarından birini genç yaşta hastalıktan kaybetmiş, bir gözünü at tepmiş görmez olmuş diğer gözü az görüyordu. Yaşlandıkça beli kamburlaştığından beline sardığı kalın kuşağına rağmen iki büklüm yürürdü. Büyükbabam ona göre daha dinç ve onun aksine her zaman asabiydi. Büyükanneme ismiyle hitap ettiğini hiç duymadım. Yüksek sesle “gıııyyzzz” diye seslendiğinde büyükannemin eli ayağına dolaşır hemen ona doğru dönerek “geldiiiim” diye karşılık verirdi. Emine anam da ona ismiyle hitap etmez bir şey diyecekse “bak hele”  der o kendisine seslenildiğini anlardı.

Bostanda, çalılık ve böğürtlen oyumlarının olduğu yerlerden her an yılan çıkacak diye çok korkar, çalı ve böğürtlen oyumlarından bir çıtırtı duyduğumda sesi çıkaran şeyi görmeden rahat edemezdim. Her defasında Korkularım boşa çıkar sesi çıkaran ya bir karafatma[18] ya emercen[19] ya da tosbağa olurdu. Ama ben yine de tekin olmayan yerlere yalnız gitmez genellikle büyükbabamın peşine takılırdım. Onunla harmana giderdik. Buğday başakları burada büyük bir tepe oluşturur, biz çocuklar harmanın yanındaki nar ağacına çıkar buğday denizine atlardık. Sevincimiz uzun sürmezdi, bir gün düvenci iki öküzüyle çıkagelir ve günlerce süren düven işi başlardı. Bir keresinde düvenci yemeğini yerken büyükbabam düvenin başına geçti beni de yanına aldı. Öküzler yavaş yavaş harmanın etrafında dönerken birden durdular. Büyükbabam elindeki meses[20] ile hafiften öküzlere vuruyor hareketlendirmek için hooo, hoooo diye garip sesler çıkarıyor ama inadı tutan öküzler yerinden kıpırdamıyordu.

Sonunda dayanamayıp mesesin ucuyla öküzün birine dürtünce canı yanan öküz zıplayınca diğeri de ona ayak uydurdu ve koşmaya başladılar. Harmandan çıkan öküzler tarladan aşağı hızla giderken taşlardan tümseklerden zıplayan düvenin üzerinde zor duruyorduk. Büyükbabam ve düvenci telaş içinde öküzleri durdurmaya çalışırken ben çok eğleniyor, içimden çarşıya sür çarşıya demek geliyordu. Bir süre sonra büyük bir taşa tosladık ve büyükbabam bir yana ben bir yana dikenlerin içine yuvarlandık. Yara bere içinde kalmıştık. Konu komşu etrafımızda toplandı, sekideki dutun dibinde yaralarımızı temizledik herkes buna da şükür diyerek bizi teselli ediyordu. Emine anam işini bırakmış iki büklüm kamburuna, az gören gözlerine aldırmadan bizimle ilgileniyordu. El yordamıyla bize yiyecek bir şeyler getirdi. Sonra da su getirmek üzere aşağı indi. Biz büyükbabamla onu izliyorduk. Bir süre sonra Emine anam hengili doldurmuş aşağıdan gelirken yürüdükçe hengil sallanıyor suyun bir kısmı dökülüyordu. Büyükbabam gözlerini Emine anamdan ayırmadan elini omzuma koyarak,

  • “sen büyüyünce sana öyle bir gelin alacağım ki, yaşlandığın zaman o gelin seni kaldırıp eşeğin üstüne oturtacak” dedi.

Utandım bir şey diyemedim. Kendince haklıydı, çünkü kadın demek işçi demekti, ev işleri tarla işleri ona bakardı, bu yüzden güçlü kuvvetli olmalıydı.

İlerleyen zamanlarda bostanda yetiştirilen ürünlerin ekonomik değerini yitirmesi, üretim maliyetlerinin artması, artan göç, ulaşımın arabalarla yapılması, köydeki evlere yaşamı kolaylaştıran buzdolabı, çamaşır makinesi ve televizyonun girmesi gibi nedenlerle insanlar bostan evlerine göçme gereği duymamaya başladılar. Ama çiftçilikten başka yapacak bir şeyi olmayan büyükbabam, köydeki evini satarak bostan evini yeniden yapıp buraya taşınmıştı. Onlara son ziyaretimi askerlik dönüşü yapmıştım. İkisi de oldukça yaşlanmışlardı, büyükbabam büyükannemin halsizliğine bakıp “artık bizden hayır yok, bu kadın ölürse ben ne yaparım” diye dert yanıyordu. Yalnız kalmaktan birilerine muhtaç olmaktan çok korkuyordu. Korktuğu başına gelmemiş, önce büyükbabam birkaç yıl sonra da Emine anam aramızdan ayrılmıştı. Ama benim korktuğum başıma gelmiş büyükbabam ben evlenmeden önce vefat ettiği için yaşlılığımda beni eşeğin üstüne bindirecek kadar güçlü gelin adayını tanıyamamıştım.

Güneş Mağara başından batarken, cırrıklar ötmeyi bırakmış etrafa tatlı bir serinlik çökmüştü. Zaten o günlerden değişmeyen tek şey cırrık sesleriydi. Aradan geçen her yılda bir şeylerin azaldığını ve yok olduğunu görmek beni üzüyordu. Şehirleşme bu hızla devam ederse kim bilir belki bir gün seslerine dayanamadığım cırrıkların yokluğunu da arayacağım. Bir zamanlar geniş bir alanı kaplayan bağa doğru yürüdüm, iki üç sıra asma kalmıştı. Kırmızı salkımlı tiyeğe[21] yaklaşıp kan kırmızı olgun bir habbe[22] aldım, ince kabuğundan içindeki berrak suyunu görebiliyordum. Demir gibi sert habbe ısırmamla birlikte ağzımda dağılıverdi, bıraktığı tat beni yol kenarındaki ortaokulun bahçe duvarına götürdü. Bağ bozumu zamanında duvara dizilip otururken bağdan gelenler eşekleri durdurup bize üzüm ikram ederdi. Kırmızı, kara, boz, tümbü, goraş, tart mammed yüklü eşekler avluları curunları[23] üzümle doldurur. Kazan kazan bulamaçlar kaynatılır sandıklar bastık[24], sucuk, kesme[25], küpecikler teh’[26] le dolardı.

O zamanlar sepetlere sığmayan üzümlerden tadımlık birkaç salkım toplamış dönüş için hazırlık yapıyorduk. Arabanın yanına gelince eskiden büyükbabamların evinin olduğu tarafa doğru baktım. Şimdi ev yoktu, ama dut ağacı yıllara meydan okurcasına yerinde duruyordu. Büyükbabam dutun dibinde oturmuş elinden düşürmediği yağlığı[27] ile boynunu silerken bize doğru bakıyordu. Arabaya binmekte olan eşime döndüm. Yolun kenarında yaklaşık bir metre yüksekliğindeki bir kayayı göstererek

-Beni kucağına alıp şu kayanın üzerine oturtabilir misin? eşim şaşkınlık içinde,
-Bu da nerden çıktı, nasıl kaldırayım ben seni?
-İyi, madem kaldıramıyorsan o zaman arabayı sen kullanacaksın, ama bir şartla ben arabaya binerken kapımı açacaksın.
-Ya ne oldu sana, sen bu yollarda bana arabayı vermezdin, ne demek oluyor bütün bunlar.
-Boş ver, senin arabayı en iyi şekilde kullanacağından eminim. Nedenini sonra anlatırım.
-Eşim kapıyı açarken ben büyükbabama doğru baktım, dutun dibinden doğrulmuş eli belinde gülümseyerek bana bakıyordu.
Nevzat KIZKIN
Haziran 2016, Ankara

[1] Kaysı

[2] İncir

[3] Bir çeşit peynir

[4] İncir çağlası

[5] Kirece benzer toprak

[6] Bazlama

[7] Bir çeşit gözleme

[8] Yabani sarmısak

9] Semizotu

[10] Etsiz çiğköfte

[11] Kilim

[12] Su teresi

[13] Küçük su kanalı (ark)

[14] Kova

[15] Küçük tencere

[16] Ağustos böceği

[17] Hikaye

[18] Kertenkele

[19] Kertenkeleye benzer küçük yeşil bir sürüngen

[20] Ucuna çivi çakılmış uzun değnek (üvendire)

[21] Asma

[22] Üzüm tanesi

[23] Üzüm ve dutları ezerek suyunu çıkarmak için taştan oyulmuş büyük tekne

[24] Pestil

[25] Lokum şeklinde bir çeşit pestil

[26] Üzüm marmelatı

[27] Büyük mendil

YORUMLAR (2)

  1. Ramazan ÖZTÜRK diyorki:

    Sevgili kardeşim beni aldın götürdün çocukluğuma. Kalemine yüreğine sağlık.