Son Dakika Haberler

AŞŞA BOSTAN (Aşağı Bostan)

AŞŞA BOSTAN (Aşağı Bostan)
Okunma : 1.346 Kere okundu Yorum Yap

                                                                        “o iyi insanlar, o güzel atlara bindiler, çekip gittiler…”

                                                                             (Akçasazın Ağaları 1- Yaşar Kemal)

Büyük babam olduğunu kabullenmekte epey zorlanmıştım, çünkü hem öteki büyük babama göre hem de tanıdığım diğer büyükbabalara göre çok farklıydı. Bir kere şalvar giymiyordu. Gömlekleri koyu renk değil, daha çok beyaz renkli, her zaman temiz ve ütülü, ceketi ise yıpranmamış hep yeniydi. Yüzü her zaman tıraşlı, ellerinde en ufak bir çizik ya da nasır yoktu. Sigara içmezdi. Kışın çamurda, yazın tozda üzerinde bir leke gördüğümü hatırlamıyorum. Sonra, şehirli gibi konuşuyordu mesela “koz”a ceviz, “tut”a dut diyordu. Farklı olan sadece giyim kuşam ve konuşması değildi elbet o aynı zamanda öğretmendi, en çok da bu şaşırtıyordu beni.

Tamam diğer büyükbabalara göre gençti ama tanıdığım bütün öğretmenlere göre de oldukça yaşlıydı. Büyükbabam, kırklı yıllarda yani gençliğinde eğitmenliğe* başlamış. Zaman zaman geçen konuşmalardan aklımda kalanlara göre civar köylerde çalışmış. Annem o çocukluk günlerini anarken hep yokluktan, kıtlıktan ve salgın hastalıklardan bahseder. Gittikleri yerlerde genellikle okul binası olmadığı için oturdukları evi aynı zamanda okul olarak da kullanırlarmış. Köyün birinde yerleştikleri evin penceresini  soğuk olmasın diye kalın çuvallarla kapattıklarından içerisi gündüzleri de karanlık olduğu için ders yapmakta zorlanıyorlarmış. Büyükbabam şehre indiği bir gün cam getirip pencereye takmış, bütün köylü hayretler içinde günlerce gelip camı seyretmişler, çünkü ilk defa cam görüyorlarmış. Yine, tayin oldukları başka bir köyde ise bit salgını varmış, büyükbabam birkaç kilo DDT alıp bütün öğrencilerini bununla tıraş etmiş ve köylülere de dağıtarak bütün çamaşırlarını DDT ile yıkamalarını istemiş ve bir süre sonra bitten kurtulmuşlar. Büyükbabam, sadece öğrencilere okuma yazma öğretmiyor aynı zamanda sağlık, tarım, hayvancılık konularında köylülere rehberlik de yapıyormuş.

Büyükbabamın son görev yeri Tut’a yaklaşık 25 km uzaklıktaki Küçük Perveli idi, kışın Perveli’ye göçerler Nisan ayında Tut’a gelirlerdi ama büyükbabam okullar kapanana kadar orda kalır, bazı hafta sonları Tut’a gelirdi. O zamanlar fazla araba da bulunmadığından yaklaşık 25 kilometrelik yolu çoğu zaman yürüyerek gelir, giderdi. Aslında araba olmaması büyükbabamın da işine gelirmiş meğer, yıllar sonra anlayacaktım yürümeyi ne çok sevdiğini. Her yere yürüyerek giderdi ve her zaman elinde taşıdığı bir şeyleri olurdu. Çok yürümekten mi yoksa bir şeyler taşımaktan mıdır bilmem, bacakları içe doğru eğik sırtında da hafif kamburu vardı. Bu onun zaten kısa olan boyunu daha da kısa gösteriyordu. Zayıf ve kısa boyuna rağmen kendisinden umulmayacak işler yapardı. Anlamadığı iş yok gibiydi bahçecilik, hayvancılık, inşaat ne olursa üstesinden gelirdi. Hiç boş vakti yok gibiydi, namaz vakitlerini hiç kaçırmaz öğlenleri mutlaka camiye giderdi. Evde kaldığı zamanlarda Kur’an okur veya uzun tespihini alır sessizce dua ederdi. Kahveye gitmez, zamanının çoğunu aşağı bostanda geçirirdi. Büyük emek harcadığı aşağı bostanda hemen hemen her tür ağaç mevcuttu; dere boyunca büyük ceviz ağaçları, söğütler, böğürtlenler ve cevizleri saran kırmızı Mahmut üzümü asmaları serin gölgesiyle derede küçük bir ormanı andırıyordu.  Yukarıda; kavaklık, dut ağaçları, erik, incir, nar, ayva, elma ve kaysı ağaçları vardı.

Buradaki ağaçların büyük bir bölümünü büyükbabam dikmiş, diğerlerinin gelişmesi için de çok çaba göstermişti. Ben en çok her biri ayrı büyüklükte ve ayrı lezzette meyvesi olan kaysı ağaçlarını severdim çünkü hem tırmanması kolay hem de çok lezzetliydiler. Ağaçlardan arta kalan boş bir alana ise domates, biber ve patlıcan bostanı yapılırdı. Ve buradaki bütün işleri hep büyükbabam yapar ya da yaptırırdı. O koca ceviz ağaçlarının tepesine çıkar cevizleri çırpar, biz aşağıda toplardık. Böğürtlen oyumları içine kaçanları dikenlerin arasından çıkarmak zor olduğu için bırakırdık ama o hiçbir şeyin zayi olmasını istemez uzun bir değnekle onları oyumların içerisinden çıkartırdı. Onun her işini kendinden emin bir şekilde sabır ve özenle yapması bana televizyonda izlediğimiz kung fu filmindeki yaşlı karate hocalarını anımsatırdı, sabırlı, ne yaptığını bilen… Biz çocuklar da günün büyük bir kısmını aşağı bostanda geçirirdik ama biz çalışmak için değil oyun oynamak ve karnımızı doyurmak için orada olurduk. Bir ağacın dalını kırsak ya da bir sebze meyveyi yemeden heba etsek çok kızardı. Ağaçların dibine dökülen meyveleri biz hiç umursamazken o onları özenle toplar, yenmeyecek durumda olanları ineğe verir diğerlerini kuruması için dama sererdi.

Bir insanı tanımanın en iyi yollarlından biri de onunla uzun bir yolculuk yapmaktır. Büyükbabam yaklaşık kırk yıllık hizmetinden sonra emekli olmuştu. O yıllarda ben de ortaokulu bitirmiş, girdiğim sınavda Ankara’da yatılı liseyi kazanmıştım. Ankara’ya gidip kayıt yaptırmam gerekiyordu. Hemen çözüm bulundu. Büyükbabamın Ankara’da bir teyze oğlu varmış, daha önce birkaç kez de onun yanına gitmiş. Ankara’ya büyükbabamla birlikte gitmemizin uygun olacağı kararlaştırıldı ve gerekmedikçe konuşmayan büyükbabamla yola çıktık. İçimden bitmez bu yol diyordum. Ama yanılmışım büyükbabam benimle büyük bir adammışım gibi sohbet etmiş ve yaklaşık 15 saatlik yolu hiç sıkılmadan geçirmiştik.

Ankara’ya vardığımızda akşamdan yağmur yağmış yollar ıslak ve hava da soğuktu. Önce eve gidip eşyaları bırakacaktık, ben hangi dolmuşa bineceğiz diye sordum. Büyükbabam “ne dolmuşu, yakın zaten hemen şurası, beş dakikada gideriz” dedi. Bir yandan yürüyor bir yandan da üstümüze üstümüze gelen arabalara bakıyorduk, ben bu kadar çok arabayı ve insanı ilk defa bir arada  görüyordum. Bir süre yürüdükten sonra arabaya binelim diyorum ama büyükbabam, işte şu köşede, şurayı da varınca diye diye bana bütün yolu yürüttü ve yaklaşık bir saatin sonunda eve vardık. Benim ayaklar şişmişti ayakkabıdan zorla çıkarttım. Fakat büyükbabamda hiçbir yorulma belirtisi yoktu, bıraksalar bu kadar daha yürürdü sanki. Teyze oğlu yani Mehmet amca da tutumluluk konusunda büyükbabamı aratmıyor. Akşam yemeğinde tabağımda yemek bıraktığım için üç kez tekrar tekrar sofraya oturtuyor. Yemekte yoğurtlu sulu köfte vardı, çok da güzel olmuş ama ben kibarlık olsun diye tabağımda biraz bırakmıştım.

Mehmet amca kolumdan tutup “olmadı” dedi “hepsini bitirmelisin, yemek ziyan olmamalı günahtır, onu bulamayanlar var”. Ama köfteler bitti dedim. “Olsun, kaşığını al suyunu da bir güzel iç” dedi. Söyleneni yaptım, suyunu da bitirip tam kalkacağım sırada yine oturtup, “teyzen bulaşık yıkamayı sevmez, ekmeğinle bir güzel sıyır bakalım” dediğinde karnım patlayacak gibi olmasına rağmen artık kurtuluş olmadığını anladığım için tabağımı pırıl pırıl yapıp Mehmet amcaya gösterdim. Başından beri bu olayı seyreden sofradakiler kahkahayı koyuverdiler… O gün bugündür tabakta yemek bırakmam…Kayıt ve rapor işlemleri için Ankara’da üç gün boyunca hastane, okul ve ev arasında mekik dokuduk ve bunların büyük bir kısmını tabi ki yürüdük. Raporda çıkan bir pürüzden dolayı kayıt yaptıramadan Tut’a döndük. Kayıt yaptıramadığımız için dönüş yolculuğunda canımız biraz sıkkındı ama yine de keyifli bir yolculuk yapmıştık. (Daha sonra babamla gelip uzun uğraşlardan sonra kaydı yaptırdık.)

Yaz tatillerinde eve döndüğümde büyükbabamı her zaman olduğu gibi aşağı bostanda bir şeylerle uğraşırken bulurdum. Ona teyze oğlunun selamını iletir, kendisini Ankara’ya beklediklerini söylerdim ki yalan değil, onları her ziyaret edişimde büyükbabamın gelmesini söylerlerdi. Okullar açılınca beraber gidelim ama ben artık Ankara’yı biliyorum yürümem dediğimde, Ankara’da beni yürüttüğü günleri ima ettiğimi anlar, bıyık altından gülerek  “o zaman gelsin düşünürüz” derdi. Sohbetimiz sırasında işine devam eder, ben arkası sıra onu takip ederdim. Namaz vakti gelip de benim ilgisiz olduğumu görünce biraz canı sıkılır, namaz kılmam ve dini vecibeleri yerine getirmem konusunda nasihatlerde bulunurdu. Ben, sessizce onu dinler o namaza durunca giderdim… okul bittikten sonra Ankara’da işe girdim ve orada kaldım. İlerleyen yıllarda çok istememe rağmen büyükbabamla birlikte bir daha Ankara’ya gidemedik.

Hemen her yıl yazları izne gidiyordum ve büyükbabamı biraz daha yaşlanmış olarak buluyordum. Hacca gidip gelmiş ve sakal bırakmıştı. Bu hali onu daha da yaşlı gösteriyordu. Son yıllarda belindeki kamburu iyici belirginleşmiş baston kullanmaya da başlamıştı. Güçsüzlüğünden ve artık eskisi gibi çalışamadığından yakınıyordu. Artık dinlenmelisin çalışmana gerek yok yorma kendini dediğim zaman “olur mu insan hiç ölmeyecekmiş gibi çalışmalı, yaşamalı, yarın ölecekmiş gibi de hazırlıklı olmalı” derdi. Kendi çağındaki yakınlarının ve arkadaşlarının ölümleri onu çok üzüyor ve düşündürüyordu. Hele yaşça kendisinden küçük olanların vefatlarına daha çok üzülüyordu. “sıra benim, artık benim de gitme vaktim geldi, beni de yanına alsın diye sürekli Allah’ıma dua ediyorum” diyordu. Bütün hayatı boyunca karıncayı bile incitmemiş, her zaman insanların yardımına koşmuş, kimseye kötülük yapmamış, sürekli çalışmış ve hep bir şeyler üretme peşinde olmuş, ibadetini hiç aksatmamış büyükbabamın bu dileğinin birazdan yerine geleceği hissine kapılır ne diyeceğimi bilemezdim… Yıllar bir bir geçerken onunla birlikte aşağı bostan da eski güzelliğini yitiriyordu. Bakımsız ve susuz kalan aşağı bostanda önce kaysılar ardından diğer ağaçlar bir bir kuruyordu. Çünkü büyükbabam son yıllarında Alzheimer hastalığına yakalanmıştı ve artık yeteri kadar ilgilenemiyordu. Hastalığından dolayı en yakınlarını bile tanımıyordu ama o eski titizliği hala devam ediyordu. Namaz kılıyor, bir süre sonra unutup telaşlı bir şekilde namaz vaktini geçirdiğini düşünüp tekrar namaza duruyordu…

Büyükbabam, ilçenin en yaşlılarından biri olarak gösteriliyordu, kimine göre yüz yaşını geçmişti kimine göre ise yüz değilse bile 97 rahat vardı, torununun torununu göreceğini iddia edenler bile vardı, fakat o torunun torununu göremedi. 2003 yılının aralık ayında aramızdan ayrıldığında 89 yaşındaydı.

Şimdi aşağı bostan onun bıraktığından çok farklı, her tarafı bir zamanlar onun büyümelerine izin vermediği yabani otlar ve çalılıklar kaplamış ama onun yetiştirdiği birbirinden lezzetli kaysılardan bir ağaç, erik, incir, dut ve ceviz ağaçları ise bakımsız olsalar da büyükannemin çabalarıyla en güzel meyvelerini vermeye devam ediyorlar. Ve biz onların gölgesinde o eski güzel günlerimizi anıyoruz. Ya bu ağaçlar da bir gün kurursa… Eskiden tepelerinden inmediğim ağaçlarda şimdi çocukları göremiyorum çünkü şimdiki çocukların oyunları da oyuncakları da farklı, ya bilgisayar ya da televizyon başındalar. Kim bilir belki de onlara birbirinden lezzetli meyve yetiştirecek büyükbabaları olmadığı için ağaçlara tırmanmıyorlar…

 

Nevzat KIZKIN

nkizkin@hotmail.com

Ocak 2009 – Ankara

 

*Eğitmenler : 1936’nın ilk günlerinde, Çankaya köşkündeki bir toplantıda özellikle 32 bin küçük köyün eğitim sorununu çözmenin zorluğundan söz açan Milli Eğitim Bakanı Arıkan’a Atatürk, askerliklerini çavuş olarak yapmış köylülerden yararlanmasını salık verir. Bazı Bakanlık görevlilerinin tepkisine karşın, Atatürk’ün bu düşüncesi Tonguç tarafından köklü, düzenli bir denemeyle başlatılır. Tonguç çevresindeki bürokratlara şunu söyler: “Nüfusu 250’den az 16 bin okulsuz köye bu alışılmış yöntemlerle daha yüz yıl öğretmen verilemez. Biz yapmacık aydınlar köye giremiyoruz, öyleyse köyler daha da bekleyecek mi?” Zaman geçirmeden, çalışma yönetmeliği, kursların programı, kullanacakları “kılavuz kitapları” ile ilkokul birinci, ikinci, üçüncü sınıf öğrencilerine verilecek “yıl kitapları”nın yazılması işlerine başlanır.

Eğitmen adaylarının bahar-yaz aylarında ve sekiz ay sürecek kursta, okuma-yazma, aritmetik, yurt ve yaşama bilgisi, ayrıca tarım ve iş dersleri görmeleri kararlaştırılır. Sınıf sistemi yerine 10 kişilik küme çalışma yöntemi kabul edilir. Eğitmenli köy okulları üç yıllık olacak, ara sınıflara öğrenci alınmayacaktır. İlk eğitmenlik kurs Eskişehir Çifteler bucağında, orada bulunan Hara’daki tarım araçlarından da yararlanmak için Mahmudiye köyünde açılır. Her kümeye tarım ve öğretmen okulu çıkışlı bir öğretmen verilir. Uygulamalı dersler tarlada, bahçe, bağ, hara, ağılda ve marangoz, demirci atölyelerinde gerçekleşir.

1936-37 öğretim yılında 84 eğitmen, kendi yaptıkları, cilaladıkları tahta bavulları ellerinde, gidecekleri köylere doğru yola çıkar. İlk yılda 4,510 köy çocuğu okula başlar. İlk yıl 68 köyde okul binası yapımı gerçekleşir. Uygulama başarısı, Köy Eğitmenleri Yasası’nın hızla çıkmasını ve 24 Haziran 1937’de yürürlüğe girmesini sağlar. Eskişehir’de, Çifteler Hamidiye, Edirne’de Karaağaç, Adapazarı’nda Arifiye, Kars’ta Cılavuz, Erzincan’da Erzincan Eğitmen Kursu açılır. Eğitmen Yasasının çıkmasından 11 gün sonra bir anlamda Köy Enstitülerinin kuruluş belgesi ile, “eğitmen” yerine “köye öğretmen” yetiştirilmesinin ilk aşaması Köy Öğretmen Okulları açılmaya başlanır. Eğitmenlerin bir başarısı da akşam okullarıyla köylüye okuma yazma öğretmesidir.

Kursların kapatıldığı 1946/47 öğretim yılında eğitmen sayısı 8,675’dir. 7,090 eğitmenli okulda 213 bin 824 köy çocuğu öğrenim gördü, toplam 1 milyon 600 bin köy çocuğu eğitildi. (04/03/2007 Radikal gazetesi Oğuz MAKAL )

Not : Bu vesile ile büyükbabam Ahmet Karakuş’la birlikte ilçemizden çıkan diğer eğitmenlerimiz Mehmet Acar, Habip Turan, İsmail Alakuş, Mehmet Arslan, Mehmet Sarıcı ve genç cumhuriyetimizin bu günlere gelmesinde büyük katkıları olan bütün eğitmenlerimizi sevgi ve saygı ile anıyorum.

Nevzat KIZKIN