Reklamı kapat

Reklamı kapat
Tut Haber | Tarafsız & Bağımsız Haber Sitesi

TUT İÇİN İDEAL VE AKILCI ÖNERİLER

25 Ağustos 2015 - 11:04 'de eklendi ve 958 kez görüntülendi.
TUT İÇİN İDEAL VE AKILCI ÖNERİLER

Ortak sorunlarımızı ancak topyekün bir hareketle aşabileceğiz. Zihinlerde eskiden beri bazı çözüm yolları dolaşıyordu mutlaka.. Ancak bunların yazılı belgeler halinde bir merkezde toplanması işin rengini değiştirdiği gibi, yaşama geçmesinde de en önemli çıkış noktası olacaktır. Her birey önceki görüşlerini (tasarılarını) geliştirerek ve yeni düşünceler ortaya koyarak biraz daha kafa yorduğunda eminim ki, çok sayıda projeye sahip olacağız. Gençlerimiz, kendini genç hissedenlerimiz, anket sorularını herkese ulaştırıp, bir süre sonra da toplasınlar yöntemini kullanarak bu güzel düşüncenin muhataplarının çoğaltılmasını isterim. Aynı zamanda ankette sorulmayan, ancak önemli bulunan konuların dile getirilebileceği de belirtilsin ve katılımın, herhangi bir zaman dilimiyle sınırlı tutulmayacağı bilinsin.

Bu çabadan dikkate değer görüşler çıkmıyor olması moralleri bozmasın, zamanla mutlaka iyi şeyler çıkacaktır. Belki önerilerin 1000 tanesi çöpe gidecektir ama iki-üç öneri kurtuluş reçetesi olarak kalacaktır. Bu işlerin doğal seyri de böyle değil midir? Ancak, katılım düşüklüğü ciddi bir olumsuzluk göstergesi olur. Bana ne tavrı ile buradan bir şey olmaz karamsarlığının esiri olmak bir hastalık belirtisidir ve gerçekten bir şey olmayacağının kanıtı olur.. Buna rağmen pes etmeyi gene de kabullenmiyor, mücadeleye devam diyorum .. Geriye baktığımda “yapmadım olmadı” yerine “yaptım olmadı” demeyi yeğlerim. Kartopunu bir yerden yuvarlamak gerek. Kaldı ki, Nusret Demir ile Kadir Dursun’un çığ yuvarladığını gözlerimizle gördük. Kendi milletvekillerimizin, valilerimizin önünden geçip, yol ayrımının dahi farkına varmadıkları Tut’a, Yıldız Kenter’leri, Fikret Otyam’ları, Edip Akbayram’ları, Eşref Kolçak’ları, en baba tv kanallarını, gazetecilerini vs. dökmediler mi? Tut’ta insanların evlerinin kapısını ne gece, ne gündüz kilitleme ihtiyacı duyduğunu; kaybolan bir cüzdanın, birkaç saat içinde sahibine eksiksiz dönüşüne tanık olduğunu Işıl Özgentürk’ün yazısından Türkiye’nin okumasına vesile olmadılar mı? Tut dutunu, Tut biberini, Tut narını, Tut incirini ve “antep” fıstığını, hıtabını, Hacımammet Dağı’nı vs. Haslet Soyöz ustanın çizgilerinden okutup tebessüm ettirmediler mi? Tesadüfen, Cumhuriyet Dergi’nin orta sayfasını açtığımda gülümseyen Dut Zamanı Tut’ta başlıklı inanılmaz sürprizin tadı hangi Tutlu’nun damağından gider? Tut’un bir zamanlar bir sanayi merkezi, 150 kadar bez atölyesine sahip olduğunu öğrenmek için Hacı Aliş amca hep oradaydı ama, artık bir Tutlu kabul ettiğimiz sevgili Tayfun Talipoğlu yoktu. Sayelerinde o da oldu ve Bam Teli’nde öğrendik ki öyleymiş.. 1500’lü yıllarda bugün bile olmadığını tahmin ettiğim, 100’e yakın vergi mükellefi teşebbüsün varlığını, ancak okuduk İstanbul merkezli gazetelerden.. O İstanbul gazetelerinde bunları yazdıran ne ola ki? Halen, insan azminin elinden kurtuluş olamayacağına “..mı acaba?” diyenler varsa, buna bir Tut deyimi ile yanıt vermek isterdim de ahlak polisine yeni bir iş çıkarmaya niyetim yok.

Anket kapsamındaki sorulara gelince, hepsinin de yaşamsal önemi iri kıyım şeyler. Öncelik verilmesi ve köklü dönüşümler içermeleri yönüyle önce üç başlık; tarım ve hayvancılık, dinlenme merkezi,festival hakkındaki düşüncelerimi belirtmek istiyorum, sonra diğerleri..

Tarım ve hayvancılık:Sanayileşmenin olumsuz yan etkileri, büyük sermaye gerektirmesi gibi faktörlerle boğuşmadan, enerjimizi bu yöne kullanmak akılcı bir hedef olarak görülüyor. Biliyoruz ki dünyada artık bilimsel verileri kullanmadan ve örgütlenmeyi gerçekleştirmeden –hele de- toplumsal projeleri yaşama geçirip yürütmek olanaksız. Örgütlenme, atılacak ilk adım. Adı var, kendi yok Tarım Kredi Kooperatifini daha geniş katılımla işler kılmak, örgütlenme sürecine sancısız bir başlangıçta avantaj yaratacaktır sanırım. İki ziraat mühendisimiz de bize önderlik ederler değil mi ! Sevgili Mümin Yılmaz, sevgili Nevzat Kılıç, orman mühendisi sevgili Cemal Şahin ne dersiniz?. O yıl hangi bitkinin tarımının yapılacağı, kimler tarafından, ne kadar üretileceğinin planı yapılsa birçok mağduriyetler aşılır diye düşünüyorum. Bir yılın emeğini risk etmek lüksüne dünyada kim sahip ki, biz de olalım ! Aynı kooperatif bünyesinde tarım makinelerinden, ileri teknikten (ilaçlama, gübreleme, toprak analizi, sulama, bakım, geliştirme, tohum vb.. ) üyelerin ortak kullanım hakları ile yararlanma, düşük maliyet-yüksek verim sonucunu yaratmayacak mıdır? Bu yapının pazarlama, dağıtım faaliyetlerini yürütmesi de olağan görevi olacaktır. İklim ve toprak yapısından olsa gerek, dünyanın en lezzetli sebze ve meyveleri, hayvansal ürünleri bizde yetişiyor dersek hiç mübalağa etmiş olmayız. Anlamsız alçakgönüllülüğe gerek yok ! Sahip olduğumuz değerleri yok saymakla ya da farkına varmamakla neye hizmet edeceğiz ? Ülke dışını bilmem de, Türkiyemiz’de tanımadığım çok az yer kaldı. Bu kadar çeşitli ve lezzetli şeyin birarada olduğu başka bir yöre görmedim. Gaz verdiğimi düşünenler varsa hodri meydan ! Hepsini saymıyorum; Bursalı, İzmirli, Malatyalı, Ordulu, Aydınlı, Beykozlu dostlarımız alınmasın, şeftalinin, üzümün, kaysının, finduğun, incirin, cevizin en iyisi Tut’ta yetişmektedir. ( fındık kelimesinde sürçü lisan yoktur, tekrar ediyorum: fın – dık ! ) 2000 Aralık İstanbul, bir kuruyemişçide tuda benzer bir şeyle karşılaştım, fiyat etiketinde dut-3 500 000 TL. yazıyordu ( yazıyla – üç milyon beş yüz bin TL ).

Tut pekmezini dünyaya tanıtmamızın zamanı çoktan gelmiştir gurban.. Hem yurt içinde, hem dışarıda gıda uzmanlarına analiz raporları hazırlatalım derim, bunu da mı başkasından bekleyeceğiz ! Dünyaya bir ilaç da bizden olsun.. Tek başına bu bile ihya eder ! Bardak patlağını Tut’tan başka yerde gören var mı? Merakımın sebebi (gerçekten merak, övünme değil, ben görmedim de) bu olağanüstü meyveyi, lâyığı ile değerlendirip değerlendiremeyeceğimiz, Tut dışındaki insanları da bu lezzetle tanıştırıp tanıştıramayacağımız sorunu.. Çetin Altan’ın deyiminden hareketle- Tutlu’ya Tut propagandası yapmak değil diyeceğim ama, üstat görse, “yapın kardeşim, böyle de boş verin demedik, size serbest” derdi herhalde.. Merak saatim gelmişken devam ediyim ; Tut’a kavun karpuz neden hep dışarıdan gelir ? Ya iyi yetişmezse, ya doğru dürüst satamazsam kaygısı mıdır orada yetiştirmeyi göze alamamak ? Hem de kralı yetişir, kralı satılır ! “Get lan ! Kaç kere kavun karpuz ektin” mi diyorsunuz ? Tam 15 yıl önce daha öğrenciyken, bir gün sevgili babam, “kavun yapsak olmaz mı ?” sorumu, hiç düşünmeden “hem de nasıl olur !” şeklinde cevapladı. “Niye yapmıyoruz o zaman ?” deyince de “yapalım o zaman !” dedi. Yaptık.. Hem de kayda değer bir zahmet yaşamadan, keyifli bir uğraş olmuştu. Sonuç; mis kokulu, tadından yenmez kavunlar, karpuzlar.. İriliğinden aşka gelip, ellerimle tarttığım bir kavun kaç kg. çekmişti dersiniz ? O rakamı değil 15, 150 yıl geçse unutmam ! Tam 13 kg. Traktörle çarşıya iner, bir saat içinde de tükenirdi.. Aynı şekilde yumurtanın da kasabaya dışarıdan geldiğini biliyor ve cırrık diyorum ! Böyle bir yatırımı tek kişinin göze alması kolay değil elbet, kahramanlık yapılsın demiyoruz. İstenen dayanışma, akıl ve güç birlikteliği vs.. Kooperatif-mooperatif diyoruz ya hani.. Bu iş orada yapılıp, tüketildiği gibi, dışarıya neden satılmasın ? Bizim tavuğumuza kışt mı diyecekler ! Bu arada bir veterinerimiz yetişti yetişiyor.. Ekonomik değeri yüksek bir başka meyvemiz ise kiraz. Sert rüzgardan da zarar görmüyor. Peki ya seracılık ?. Ceviz potansiyelini geliştirmek, ıslah etmek, bademden arzu edilen faydayı sağlamak ? Yine sadece Tut’ta gördüğüm, “dağ çayı” dediğimiz ve böyle güzel bir şey olamaz demekten kendimi alamadığım bir bitkiye sahibiz. Başka yerlerde varsa bile, değerini, işlevini bilen görmedim. Tanıtmak, kullanıma sunmak da yaratıcılığın, katkının başka bir yüzü.. 1492’den önce de Amerika kıtası vardı ama.. Tamam, euraka, euraka ! Gülburnu (kuşburnu) bizden başka yörelerde de yetişiyor ve biliniyor ( tuhaflık bu ya, bu kez de biz bilmiyorduk neye yaradığını ), biz de yararlanabiliriz bundan sanayi boyutunu da dikkate alarak. (Lokman Hekim’in Tutlu olduğuna kalıbımı basarım. Bu kadar malzemeyi başka yerde biraz zor bulurdu..)

Sanayileşmenin olumsuz yan etkilerinden dokundurduk yukarıda.. Orada kastedilen kimya sanayi, ağır sanayi gibi şeyler.. Böyle bir şansımız olmadığı gibi, olsa da taraftar değilim. Ancak tarım, hayvancılık ürünlerini işleyebilecek sanayi kurulduğu zaman atılım projesi tamamlanmış olacaktır. Dut, incir, üzüm işleme; salça, yağ, un, yem, yumurta, et ürünleri sanayilerinden, ambalaj sanayileriyle birlikte bir – ikisi gerçekleştirilse, turizmle beraber Tut’ta bir İsviçre kasabası modeli daha yaratılır. Yine dünyanın birinci sınıf sularından birine sahipken, kültür balıkçılığı gerçekleştirilemez mi ? Su şişeleme tesisine ise “mı acaba?” diyorum, ısrarcı değilim, sadece ortaya söylüyorum. Göksu’dan su alma projesini ağabeyim Mehmet S. Turan ekonomik bulmuyor. Enerji maliyetinin, sağlanan artı değeri -en iyi olasılıkla- sıfırlayacağını söylemekte. Onun gözü yıllardır Medetsiz suyu idi ki kısmen oldu, ancak Bulanık Deresi’nde hala ısrarcı. Çok kısa zamanda amorti olabilecek, kalıcı ve derde deva bir yatırım olacağı görüşünde. Turizm konusuna girmeden, daha fazla bekleyemeyip bir büyük yanlışı dikkatinize sunmak istiyorum. Biz Tut’a dışarıdan para akışının derdindeyken, her Cuma elimizdeki avucumuzdaki de dışarı uçup gidiyor. Cuma pazarının hiç zaman geçirilmeden kaldırılması gerekiyor. Hemen, çabucak ! Bu tür şeyler, gelişmesini yoluna koymuş yerler için uygundur. İşlerimizi halledelim, bizde de olsun.. Bir ricamız da, misafirimiz sayılan, geçici ikametli kamu çalışanlarımız maaşlarını alınca şeker, et, yumurta, süt, deterjan gibi temel ihtiyaçlarını karşılamaya Tut dışına koşturmasınlar. Bunun bizi üzdüğünü, başımızın üstünde yeri olduğuna şüphe bulunmayan değerli misafirlerimize, kardeş sitemi olarak bildiririz.

Dinlenme merkezleri:“Su ve ağaç merkezli dinlenme alanı yapılamaz mı?” sorusuna babamın deyişiyle “hem de nasıl yapılır”, kendi deyişimle de tereddütsüz “kralı yapılır !” derim.

Öneri 1- Her yıl öğrenci, asker, kamu çalışanları ve halk katılımı ile ; meşe, ceviz, çam gibi yöreye uygun hangisiyse, en az üçer-beşer ağaç dikimine bu yıldan başlanmalıdır. Boş bulunan her yere.. Kendi adıma her sene için 10 fidan sözü veriyorum. Yılda on bin ağaç dikimi mümkün.. Beş sene içerisinde “al gözüm seyreyle” olacağından şüphesi olan var mı ? Ağaçlandırmanın-dikilen her fidanın- göze bu kadar hitap edeceği daha uygun bir coğrafya düşünemiyorum. Düşünün bir; Gülharığı mevkisinde, yaklaşık 1500 m. yüksekliğe sahip restoran(lar)da dağ havası ve dağ kokusuyla yemeğinizi yerken, ayağınızın altında serilmiş Adıyaman ovası, ufukta Besni (yaklaşık 30km. uzaklıkta), doğu ucu yer ile sıfırlanan masmavi bir dağ ve Göksu, yemyeşil bir bulut kütlesiyle sarılmış Tut vadisi.. aynı bakış noktasından gözlerinizin emrinde ! Bu manzaranın gece vaktinde de doyumsuz olacağı kesin (Gülharığı restoran tasarımı yeğen Ercan Aliş’e aittir). Yükseklik korkusu olanlar üzülmesin, buna yakın bir “gözlere bayram” olanağını, kasabanın batı girişindeki tepelerden de sağlamak mümkün. Geçen yaz ilk başarılı denemesi yapılan yamaç paraşütü keyfini buna eklemeyi unutmayın ha !.

Öneri 2- Göksu-köprü- mevkisinde 100 m.den fazla uzunluğu olan bir yüzme alanı yaratmak işten bile değil.. Üç gün de burada çalışma sözü veriyorum (“niye üç?” yedi veya iki değil merakı varsa, rasgele bir sayı bu ; yedi veya iki de olur). Çevresine oturma, yeme-içme, giyinme yerleri yapılıp; piknik, temizlik, deniz-havuz malzemeleri (mayo, şort, yüzme simidi, şapka, terlik, havlu, şemsiye vb.) satışı ve kirasını uygun fiyatla gerçekleştirmek neden olmasın ? Yeter ki su aksın, deli bakmasın ! Dinlence olanaklarını anlatan yol çatına asılacak tabelanın yapımı da bana ait, çevre ilçelere, il merkezine ve önemli yol güzergahlarına asılacak pankartların yazılması da.. Yol ayrımından Göksu’ya ve Tut merkeze düzenli servis de konularak bölge insanıyla birlikte ucuz ve mükemmel bir yaz geçirmek elimizde..

Öneri 3- Devrent mevkisinde hoş bir şelalemiz var.. Burası düzenlenip günlük 15-16 saat boyunca güzel bir dinlenme alanı yaratılabilir.

Öneri 4- Kasaba merkezinde de küçük yapay şelaleler, havuzlar (şimdilik yüzme amaçlı değil), fıskiyelerle yaz sıcağının 5-10 derece daha serinleyecek olmasının, güneydoğu için ne ifade ettiğini düşünmeye gerek var mı ?

…..ve 5- Bu madde bir öneri içermiyor, diyor ki ; siz bu ve benzeri girişimleri gerçekleştirin, oteller, pansiyonlar, kafeler, restoranlar, mağazalar da benden anasını satıyım, aha ! Bi de diyor, “ başkasının yarattığı uygarlığa imrenmekle kalmayın, kendiniz de yapın, hele o uygarlığın içinde yaşıyorum diye, Tut’a gittiğinizde, ‘Mersin’de bu daha iyi, İstanbul’da bunun yüzüne bakmazlar, Antalyada’kini bi gör sen gel de’ gibisinden, başka değerli insanların yarattığı güzelliklerden kendinize pay çıkarmaya kalkmayın-çünkü katkın yok, boşuna …………… yırtma- sakın.” Şunu da eklemeden edemiyor : ”…………….. sıkıyorsa, memleketinizin iki yiğit evladı Nusret Demir ve Kadir Dursun gibi yüreğinizi ve emeğinizi ortaya koyun, koyun ama koyunluk yapmayın, uygarlığı doğup-büyüdüğün topraklarda geliştirmektir marifet, başkasının pipisinden sana ne kardeşim !” Amaoov, ne ağzı bozuk bi madde 5’miş bu, peh anam peh ! Öyle ama, istediği gibi olmuş Tut’a, bizim de gönlümüzden geçen bir anfi tiyatro yakışmaz mıydı ? Artık, kendimize güzellikler yakıştırmaya herkes kadar hakkımız olduğunu bilelim! Kötü koku hissettirecek kadar Nusret D. ve Kadir D. isimlerini tekrar etmemden, “sen onların avukatı mı oluyosun lan sibop!” diye rahatsız olacak birisini tahmin etmiyorum ama, varsa diyeceğim, “becerebilsem hem de nasıl olurum!” olurdu. Onların ihtiyaç duyması halinde, avukat sıkıntısı yaşamayacaklarını bilirsiniz. O nedenle, her yeri geldiğinde tekrar edeceğimden kuşku duyulmasın. Şimdiki tekrar sebebim, toprağına uygarlık.. diyorduk ya, yaptıklarıyla biz de güzel şeylere layığız , biz de yapabiliriz, onlar kadar bizim de pipimiz var, işte kanıtı dediler. Üç-beş gün eğlendirmekten ibaret değildi hedef. Olmazı olur kılma çabasıydı ve sapına kadar oldu ! (Terbiyeli bir çocuktum aslında, hep aha şu madde 5 sebep oldu bana..)

Festival devam etmeli mi? sorusuna bozulduğumu söylemek zorundayım. Kesinlikle devam etmeli ! Aslında bu soruyu muhatap alıp cevap bile vermemem gerekirdi ama, oldu bi kere nalet ossun ! Şaka bir yana, gerçekten bu konu hakkında çok rahatsız edici , ucube laflar duyuluyor. Yok hatalar yapılıyormuş, eksiklikler yaşanıyormuş türünden tayyareler.. Düne kadar hayali bile hayal olan bir olayın, bugün hatalarından söz edilir oldu, düşünebiliyor musunuz ? Sevgili Kadir, sevgili Nusret abi, siz de biliyorsunuz ki arkanızdaki kitlenin yanında bunların üç kuruşluk ağırlığı yok. (Al işte, gene tekrar ettim, oh !) Aslında 1983, 1995, 1730, 1977 ve şu an dilimin ucunda olan, ama tam hatırlayamadığım bir yılda hatasız, sorunsuz ne güzel festivaller yapılmıştı. İçlerinde en kötüsü M.S. 1999 ve 2000’dekiler oldu. N. Demir ve K. Dursun’a önerim, muhterem arkadaşların “hata ve festival yapmama” becerilerinden yararlansınlar biraz.. Festivalin içeriği, formatı harika ! Konukların evlerde ağırlanmasından (zorunlu nedenler sonucu da olsa) , aynı şekilde, özellikle devam ettirilmesinden yanayım (zorunluluklar ortadan kalksa bile). Çocukluğumdan beri birlikte olduğum yastığı, kilimi, sandalyeyi, tabağı, bardağı, odayı, damı, siniyi, musluğu, ağacımın gölgesini Nebil Özgentürk, Edip Akbayram, Coşkun Aral.. ile paylaşmak kadar güzel bir şey var mı ! Daha da Metin Akpınar, Türkan Saylan, Sezen Aksu, Necati Doğru, Nuri İyem, Tarık Akan, Lütfi Akad, Müjde Ar, Mehmet Çağçağ, Vedat Özdemiroğlu, Ferhan Şensoy, Muzaffer İzgü, Zafer Üskül, İlyas Salman, Lütfü Oflaz vs. ile paylaşmayı hayal ediyorken, festival devam etsin mi sorusunu duymamış olayım. Gülharığı’ndaki, adı muhtemelen Zirve –ya da Doruk Restaurant olacak yerde sevgili Hıncal abi (Uluç) ile yemek yemezsem gözüm açık gider !

Festival kapsamında Tutlu ressamların sergileri elbette açılacaktır, içeriğin zenginleşmesine bir katkı da bu olacak. Bu konudaki ilk iki projem, “Tut’tan Görünümler ve Yaşamından Kesitler ileUnutulmazlar – Unutulmayacaklar isimli portre sergileri “ olacak.. Hadi bir-iki portre kopyası veriyim: Tefik Şıhov, Cinov Dayı, Sıttık Mahmıt, sevgili kardeşim, arkadaşım, kader ortağım İlhanAslantaş, Mehmet Orhan, belediye başkanımızın amcazadesi Yılmaz Güney’imiz gibi..

Mevcut koşullar ortadayken, her yıl festival düzenlemenin (hem de bu kadar güzel) ne kadar zor olduğunu kestirmemek için, Oğuz Aral’ın deyimi ile “zekası uf uflar”dan olmak gerek. Bana kalsa her yıl isterim ama, Nusret abinin de haşatı çıksın istemem. Yalnız, üç yılda bir olması da uzun bir ara. Şimdilik iki yılda bir desek şuna ?. Uyumayın millet, hepimiz asılalım da her sene olsun bu iş ! Festivale gelecek konukların sayısındaki her artış ( bu kalitede olmak koşuluyla ), daha bir zenginlik ve renk katacaktır, ille de anket yoluyla istekte bulunmamız (zorlayıcı istek) isteniyorsa, ancak bunu söyleyebilirim. Ama şu husus da çok önemli ki; katkı yapmak, etkinlikte bulunmak isteyenlerimiz olduğunda, Nusret abi ile bağlantı kursun. “Nusret Demir beni çağırmadı” ne demek, adam nerden bilsin senin güzel saz çaldığını, resim yaptığını, şiir okuduğunu-yazdığını, diyaloğun yoksa ?. Oyun yazdık da ‘olmaz, oynatamam’ mı dedi ?

Korunması gereken çok sayıda gelenek için de olabilecek en iyi araç, festivalden başkası olamaz. Bir Tut evi inşa edip (veya tipik özelliklere sahip, hazırda varsa elden geçirilerek- eksiği tamamlanarak), “müze ev” şeklindeki mekanda çok sayıda kültür değerini yaşatmak mümkün..

Müze evin kışlık bakım ve korumasını belediyemiz üstlenir nasılsa. Üstünün istendiğinde açılıp kapanabileceği bir düzenek kurmak, zor bir şey olmasa gerek.. Nediyonuzeylevulanın tokaçlama ilanı pek itibar görmedi, o zaman bu düzenek kaçınılmaz oluyor.. Müze evde ziyaretçi defteri de olmalı. Ziyaretçilerin görüşleri hoş anılar ve belgeler bıraktığı gibi, mükemmeli yakalama ve tanıtım çabalarında önemli yararlar sağlayacaktır. “Müze ev-otel-restoran” tipinde de düşünmek mümkün.. Tam yeri, söylemeden edemem; buradaki konukların kahvaltısında, sevgili anacığımın , ateşte közlenmiş biber domates, iki diş ezilmiş sarmısak ve limon ile karışımından yarattığı o eşsiz lezzet, taplama eşliğinde her gün sunulmalıdır ! Tutlu’nun çoğu bunu bilir, hala tatmayanlar varsa onlar adına üzülürüm. O günün tereyağı ile yağlanmış sıcak taplama ve çay (istek halinde yanında peynir) ise listenin ikinci sırasında..

Yukarıda bahsettiğimiz pekmez konusunun, dut kurusu ile birlikte düşünülmesi gerekiyor. Ülke içindeki pazarlamaya ek olarak, dışarıdaki şansımızı da zorlamalıyız. Avrupa ülkelerinde yaşayanlarımız bazı tespitleriyle yol gösterici olabilir, ipuçları sunabilirler. Öyle sanıyorum ki Arap ülkelerinde, akrabamız cumhuriyetlerde bile pazar yaratmak mümkün.. Pazar araştırmasının devamında toplama merkezi ; standartlara göre birinci, ikinci sınıf kalite sınıflandırmasını belirleme (pekmez için tek standart, ikinci kalite düşünülmesin) ; kuvvetli güneşin kaliteye olumlu katkısı olmakla birlikte, daha sonra ufalanmaya neden olmasına karşı, nem oranını düzenleyecek bir metod geliştirilmesi (örneğin, depolama ya da paketleme aşamasında) ; etiket-marka- reklam adına, Tut adının ön plana çıktığı, kaliteli bir grafik tasarımın gerçekleştirilmesi atılacak ilk adımlar olarak görülüyor (kendi tasarım eskizimi-taslağımı- görüşünüze sunacağım) . Bakarsınız daha sonraları başka yan ürünler de geliştirebiliriz.. Pekmez için kimsenin kuşkusu olacağını sanmam da, kuru dut hakkında beni teşvik eden şey, İstanbul’da çok beğenilmiş olmasıdır.

Daha durun hele, anfi tiyatronun yerini söylemedim ! Bir kere çevresi sık ağaçlı olmamalı ve yüksek bir nokta seçilmeli.. Mesela Depebağ ; tv, gsm vericilerinin bulunduğu tepe ; belki de lisenin karşısındaki, eski mezarlığın bulunduğu yer.. Anfi tiyatromu istiyorum !

Aklımızın ve elimizin harekete geçip projeler gerçekleştirmesinin ardından ; çocuklarımızın, gençlerimizin en iyi eğitim olanaklarına kavuşması o kadar kolay olacak ki ! Türkiye’nin en seçkin üniversitelerine her yıl yüksek oranlarda öğrenci göndereceğimizi hem de nasıl göreceğiz !. Tekrar ediyorum, atılımlar yapmak için, para dahil, iyi bir potansiyele sahibiz. Sadece iki handikapımız var (ancak bu aşılmadan da yaprak bile kıpırdatamayız) ; organizasyon ve inanç eksikliği . Bununla mücadele edeceğiz, başka yolu yok !

Düşünceler uçuk bulunmamıştır dilerim. Ayrıca, uçuk bulunur korkusuyla, düşünmekten geri durursak dasdingil kalmaktan kurtulamayız, uçuk da olsa düşünelim . İşte size bir tane de uçuk :

Tv’de izlemiştim ; Avusturya’da bir dağ köyünde, ormanların içinde, kıvrıla kıvrıla inen 2 km. uzunluğunda bir kızak pisti.. U dikey kesitli (açık çörten şeklinde), içinde oturan kişinin yaklaşık bel seviyesi yüksekliğinde oluşuyla, çevreyi çok rahat izleme olanağı sunuyor. Tek kişilik kızak üstünde oturarak, eğimli pistte herhangi bir enerji harcamadan gerçekleştirilen nefis bir gezi.. Durmak ve yavaşlamak için, istenildiğinde kullanılan bir frene sahip. Aynı şeyi, ağaçlandırma çalışmasına ara vermemek koşuluyla Patlakgöl’den, örneğin hamamın önüne kadar biz de yapalım.. Nasıl ama, yeteri kadar uçuk mu ?

Proje geliştirmede, Tutlu olmayan dost, arkadaş çevremizden yararlanma olanağımız varsa, ihmal etmeyelim. İstanbul Serbest Bölge İşletmeleri’nde (İSBİ), Depo İşletme Müdürü değerli dostum Şahin Bey’e, Tut temalı öyle çok mesele bahsim olmalı ki, kurtuluşu benim kadar Tutlu olmakta buldu ! Bunda Tut sucuğunun, salçasının, biberinin, bastığının da.. payı yok değil ha ! Sağolsun, bize önemli katkılar yapmaya hazır.

Sonuç olarak düşünce ve emek birliği ile yaratacağımız sinerji, tadına doyulmaz bir Tut’un oluşmasına temel olacaktır. (Sinerji kavramına basit bir örnek ; Ahmet 20 kg., Mehmet de 20 kg. ağırlık taşıyabiliyor. İkisi gücünü birleştirdiklerinde taşıma kapasitesi 20 + 20 = 40 değil, 20 + 20 = 75, 90.. oluyor.)

İnternet sitesi için çok güzel bir başlangıç yapılmış ! Ferhan Şensoy, Yılmaz Erdoğan, Cem Yılmaz, Cengiz Küçükayvaz (Sibop)’dan sonra çok zor gülebilen ben (İlyas Salman, Şener Şen, Kemal Sunal,Erdal Özyağcılar’ın kulvarları başka), Nediyonuzeylevula ile Effaa Laf’a gülmekten geberdim ! Nusret abiye kaç günlük kebap, içli köfte.. borçlanmış olduk ; “eline sağlık”la bu kadar gülmenin karşılığı ödenmez, Tut’ta ödeşiriz.. Ve katılımı çoğalttıkça bu sitenin “yeme de yanında yat” olacağı kesin !

Genç kardeşimiz Fatih Ertürk’ün yaz tatillerinde mutlaka Tut’a gidilmesi önerisini dikkate almamak mümkün mü ! Biberini, taplamasını, çayını tatmadan ; Halit (Baba Halıt), Ramazan (Çağdaş) abi ile şakalaşıp sohbet etmeden ; yol boyu akşam gezintisi yapmadan (Eşşek Meydanı Restoran’a takılmayı sevmiyorum) ; on dakikada bir Erikliğin Kelle’ye doğru bakmadan ; kaynamış sütün kazan dibini kazıyıp yemeden ; Kürt Cuma’dan tesbih almadan ; Ali Çoban ile açık kahvelerde tavla oynamadan ; muhteşem oksijenini bir senelik depolamadan ; sevgili dostum (çocukken ödümün patladığı) Ahmet -Şüve- ile hasret gidermeden ; pide sırasına girmeden ; Mahmut’tan (Karakaplan) karpuz almadan ; sevgili hocam Mehmet Ergen’i, yaz ortasında ceketi ve asık yüzü ile görmeden ; Kaymaklar’ın armudunun dibinde oturmadan ; aile çevresinden, bebeğinden en büyüğüne kadar otuz kişiyle bahçede kahvaltı etmeden ; Yiğit Kebap’dan tantuni yiyip, Ulu Cami’den su içmeden ; yıldızları yorgan yapıp, damda yatmadan geçen yaza yaz mı derim ! Yerim(!) öyle yazı ben !

Daha devam edeceğim de, çirgidim ula ! dedirtmeyim diye, bana müsaade diyorum.. Temmuz’da çınarın dibinde, Bedez’in dükkanında, Konak’da, Hacının Yari’nde, belediyenin çay bahçesinde, Gazi’nin dondurmasında.. buluşmak dileğiyle, hoşçakalın, Tutçakalın !. Tavlayı da eyi bişirin ha, hiç şakam yoktur !

Niyazi Turan

( İstanbul , Haziran 2001) 

Etiketler :
SON DAKİKA
İLGİLİ HABERLER